130502589_207667687523096_2526445632136095334_n

Hegel’in Dinmeyen Yankısı

GÜÇLÜ ATEŞOĞLU

Kadim dünyanın Atina’sı ile modern dünyanın Jena’sı, belki de başka bir üçüncüye yer bırakmayacak derecede eşsizdi. Onlara rengini veren poetik ve/veya felsefi dil, iki muazzam kültürü birer yaşam-dünyasının ötesine, dünya tarihinde gelenek ile aklı buluşturma çabasına götürdü. “Geçmişin şimdideki sürekli etkililiği” anlamında gelenek, sadece bir dili, kültürü ya da milliyeti bağrında taşıması anlamında önemli değildir. Kavramın devinimi ona eşlik etmediği zaman canlı olanda cansız, yeşerecek olanda gri olmayı sürdürür.

Hegel’in felsefesinin izini sürerken, beslendiği damarların aşikâr kılınması, perspektiflerin ya da dünya-görüşlerinin karşıtlığı, birbirlerini beslemesi ve kapsanarak/korunarak aşılması fenomenin çekirdeğine zarar vermez, bilakis onu yeşertir. Kavramdan anlaşılanın eski ezberi bozan, kendi gelişimine imkân sağlayan varlık hali, felsefi geleneği kendi şimdisinde karşılar ve betimlemenin ya da tanımlamanın ötesinde bugüne getirir. Yorum yetmez, dışa çıkılır, tutulur, kavranır, içselleştirilir, açıklanır.

Gadamer, “felsefi eğitim almış ve tarihsel açıdan yönelimi olan her okur[un], Hegel’in hükmü altına aldığı düşünsel dönemlerde onun kullanmış olduğu dilin bulaşıcı gücü”yle karşı karşıya gelmesinden bahsediyor. Bu değişik zamanlarda farklı tezahürlerle çiçek açmış; buna değineceğim. Felsefe ile tarihin bir felsefi kavrayışta bu denli güçlü bir şekilde yan yana gelişi muhtemelen mevcut değil. Vico ve Herder’le birlikte Alman Romantizminin etkisi… Sein, Dasein, Wesen, Wirklichkeit, Begriff ve Bestimmung gibi kavramların çok anlamlı içeriğinin felsefi-tarihsel yükü bizi bir dünyanın, Alman dilinde yankısını bulan dünyanın farklılığı ve zenginliğiyle buluştursa da, filolojik-kültürel gökyüzünü “tersyüz edilmiş/evrik dünya” şeklinde yüceltmemizi gerektirmiyor. “Alman tininin dönüşümü/transformasyonu Schelling’le başladı, Nietzsche’yle devam etti ve şimdi bende” iddiasını 1936 yılı gibi talihsiz bir zamanda dillendiren Heidegger’in belki de en önemli öğrencisinin vurgusuna dikkat etmek gerekiyor. Uyanık olmamız gereken nokta, maddi hâkimiyet ile düşünsel hâkimiyet arasındaki dolaylı ya da dolaysız mücadelenin Almanlık-Fransızlık ekseninde Hegel’de neye işaret ettiği ve bunun politik izdüşümüne ne anlam verdiğimizle alakalı –öncesi Heine’nin Almanya’da Din ve Felsefenin Tarihi Üzerine eserinde çarpıcı bir şekilde işlenmekte.

Hegel Aydınlanma’nın kuvvetli eleştirisini ortaya koyan bir Aydınlanma düşünürüydü. Tarihte önemli olan her şeyin akıl ile birlikte tutkunun eşlik etmesiyle cereyan ettiğini ısrarla vurguluyordu. Hegel Devrim’in filozofuydu. Devrim’e karşı çekinceli ve ikircikli tutum alan (Devrim’i değil, onu kenarda izleyen halkın coşkusunu önemseyen) Kant’ın değil Fichte’nin takipçisiydi. Hayatının sonuna kadar Bastille ayaklanmasını ve Devrim’i kutladı. Dolayısıyla özgürlüğün evrensel karakteri onun şahsında ve felsefesinde cisimleşmişti.

Grek dünyasının en önemli iki filozofundan biri olan Aristoteles öldüğünde felsefeyi bir bütün olarak ele alan düşünür sonrasında tedirginlik, kaygı ve kuşku nasıl hâkim olduysa, Hegel 1831’de öldüğünde de Sağ ve Sol-Hegelciler arasında benzer bir tedirginlik baş göstermiştir. Genç-Hegelcilerin yüzlerini Aristoteles sonrası döneme çevirmeleri, Karl Marx’ın doktora tezine Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefelerindeki Ayrım başlığını koyması manidardır.

Hegel’in ölümünden sonra Berlin’deki kürsüye erken dönemiyle karşıt bir konumdaki muhafazakâr Schelling’in getirilmesi, bürokratik-mekanik devleti savunan değil, “bunun ötesine geçmeliyiz” diyen ve sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da muhalif unsurları düşüncesiyle besleyen Hegel’in etkisinin ortadan kaldırılma isteğiyle özdeştir. Devleti temsil eden Hegel değil, Schelling’dir: Tarihin ironisi! Muhafazakârlık, pozitivizm, analitik felsefe ve Yeni-Kantçılık Hegel’in felsefesinin etkisini durduramamış, yalnızca duraklatmıştır. Bu akımların ya da görüşlerin kandillerinde yağ biterken, Hegel’in attığı tohumlar farklı topraklarda filizlenip aynı gökyüzüne bakabilmiştir. Oxford’da F.H. Bradley, T.H. Green, J.M.E. McTaggart, Edward Caird, R.G. Collingwood İngiliz analitik felsefesinin yanı başında Yeni-Hegelciliği ya da İngiliz İdealizmini doğurmuşlardır. Amerika’da pragmatizmi besleyen bir Hegelcilik John Dewey, C.S. Peirce, William James ve Josiah Royce eliyle kendine özgü bir hattı izledi. İlk defa Stéphane Mallarmé’nin şiirleriyle Fransa’ya düşüncelerinin girdiği söylenen Hegel, 1930’lar ve sonrasında Alexandre Kojève, Jean Hyppolite, Jean Wahl ve J.-P. Sartre’ın özgün yorumlarıyla Fransız düşüncesini şekillendirdi. Ona karşıt ya da değil, farklı bir alımlamanın serüvenine aktüel olarak şâhit olmayı sürdürüyoruz.

Ve Almanya… Wilhelm Dilthey, Martin Heidegger, H.-G. Gadamer ve Otto Pöggeler, özgün katkılarıyla birlikte Hegelciliğin varyasyonlarından birini, Hegel’i daha çok hermeneutikleştiren, gelenek, kültür, tarih ekseninde bu felsefenin alımlanmasının önemsendiği bir tasavvur şekli sergilediler. Bu eser özelinde düşünecek olursak, Gadamer, felsefi hermeneutiğin gelişiminde çok etkili olmuş, felsefede ve felsefe tarihinde diyaloğun önemini vurgulamış, bunu da özellikle Platon ve Aristoteles, ayrıca Hegel ve Heidegger felsefeleri bağlamında göstermiştir. Bunun izlerini burada güçlü bir şekilde görüyoruz. Yazın dünyasına, özellikle de şiire özel bir önem vermiş, sanata dair düşünceler geliştirmiş, çağdaş politik ve etik mevzuları kuşatacak şekilde kendi “pratik felsefe”sini ortaya koymuştur.

Gelgelelim, başka bir kulvarda daha Hegelcilik gelişmiştir ve izlerini farklı veçheleriyle ortaya koymaktadır. Sol-Hegelcilerin öncüsü olduğu, Marx ve Engels’te yankısını bulan bu eğilim, Heine’nin andığım eserinde Alman tinine Spinoza’yı dahil etmesiyle benzer bir biçimde, 1905 Devrimi’nin başarısızlığı sonrasında yoğun Hegel okumalarıyla kaleme aldığı Felsefe Defterleri’nin Lenin’ini, Tarih ve Sınıf Bilinci ile Ontoloji başlıklı kitapların yazarı Georg Lukács’ını, Hegel’i belli bir vesayetten ve yanlış anlaşılmalar silsilesinden özellikle Akıl ve Devrim eseriyle kurtaran 1968’in düşünürü Herbert Marcuse’yi içermektedir. Benzer çizgiye sahip Karl Korsch, Ernst Bloch, Hans Heinz Holz ve Domenico Losurdo da bu ana damara bağlanan Hegelci-Marksist filozoflar. 1960’lar ve 1970’lerde bu saydığım düşünürlerin Hegel yorumları felsefenin skolastisizminin karşısında yeni ve capcanlı sıcak su akıntılarını farklı kıtalardaki denizlerle ve okyanuslarla buluşturdu. Andığım zaman kesitinden bugüne sirayet eden “Hegel rönesansı” ülkemizde de hissedilmekte, mevcut dogmatik ve skolastik çalı-çırpıyla mücadelesini sürdürmektedir.

Gadamer, “Hegel’in, kendi çağdaşlarının kullanmakta olduğu dildeki gerçek mevcudiyeti; tez, antitez, sentez veya öznel, nesnel ve mutlak tin gibi birkaç sarsak kavramdan ibaret değildir. Ne de bu mevcudiyet, bahsi geçen bu kavramların, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında çok farklı araştırma alanlarındaki sayısız şematik uygulamalarını içerir; tersine, Hegel’in felsefesine hayat veren unsur, bunlar gibi yapay bir yolla formüle edilmiş olan bu kavramların sunduğu şematik kesinlik değil, Alman dilinin gerçek gücüdür” derken ilk iddiasında haklı, ikincisinde Hegel’in düşüncesine aykırı görünmektedir kanımca. Tez, antitez, sentez “efsane”si Hegel’e mâl edilemez, dışsal ve yüzeysel kalan bir Hegel okumasının kolaycılığıdır. Bir düşüncenin, Hegel’in felsefesinin şimdi ve burada aktüel ya da edimsel olduğu gün gibi açıksa, bu şematik kavrayış terk edilmelidir. İkincisiyse, Hegel felsefesine hayat veren unsurun Alman dilinin gerçek gücü olması, kavramın edimsellikle eş olduğu yönündeki Hegel’in açıklamasına, her tür temsilî-düşünme, refleksiyon vs karşısında kavrayan düşüncenin, spekülasyonun hakiki oluşuna yapmış olduğu vurguyu ıskalamaktadır. Hegel’in dili, Alman’ın dili değil, ezeli-ebedi felsefenin kavramsal dilidir ve kendi iç-gelişimine kendinde ve kendi için sahiptir.

***

Hegel’in Diyalektiği ilk olarak, Hegels Dialektik: fünf hermeneutische Studien başlığıyla 1971 yılında yayımlanmıştır [J.C. Mohr (Paul Siebeck), Tübingen]. Alt başlıkta da verildiği üzere beş çalışmadan oluşan kitabın ilk makalesi “Hegel ve Antik Diyalektik” (“Hegel und die antike Dialektik”) daha önce Hegel-Studien Dergisi’nde 1961 yılında, “Evrik Dünya” (“Die verkehrte Welt”) yine Hegel-Studien’de 1966’da, “Öz-bilincin Diyalektiği” (“Die Dialektik des Selbstbewusstseins”) H.F. Fulda ve Dieter Henrich’in yayıma hazırladıkları Materialien zu Hegels Phänemonologie des Geistes’te 1973’te, “Hegelci Mantık İdesi” (Die Idee der Hegelschen Logik”, 1971) ile “Hegel ve Heidegger” (“Hegel und Heidegger”, 1971) ilk defa Hegels Dialektik’te yayımlanmışlardır. Tüm bu çalışmalar ve iki ek metin Hans-Georg Gadamer’in Gesammelte Werke’sinin (Toplu Eserler) Neuere Philosophie I: Hegel, Husserl, Heidegger başlıklı üçüncü cildinde bulunmaktadır. Bu ciltte Hegel’e ayrılmış beş yazının dışında Husserl’e üç, Heidegger’e ayrılmış yirmi yazıya yer verilmiştir. Çeviri için İngilizce çeviriden ve çevirenin notlarından da yararlanılmıştır: H.-G. Gadamer (1976), “Hegel’s Dialectic of Self-Consciousness”, Hegel’s Dialectic: Five Hermeneutical Studies, İng. çev. P.C. Smith, Yale University Press, New Haven ve Londra, 1971. İki ek metni dahil ettiğimiz bu çalışmadaki “Yaşam-Dünyası Bilimi” (Die Wissenschaft von der Lebenswelt”) asıl metinde ikinci bölüm içerisindeki Husserl üzerine yazılardan biridir ve 1969 Bahar’ında Waterloo’daki (Kanada) Fenomenoloji Kongresinde İngilizce verilen bir seminere dayanır, ilk defa Kleine Schriften III içinde aynı yıl yayımlanmıştır. Ayrıca bkz. Hans-Georg Gadamer, “The Science of the Life-World,” Philosophical Hermeneutics, İng. çev. David E. Linge, University of California Press, Los Angeles, 1977. Bu yazıyı Analecta Husserliana’nın 1972’de çıkan ikinci cildi için Gadamer’in kendisi İngilizceye çevirmiş olsa da, Linge, Philosophical Hermeneutics adıyla derlediği bu kitapta yazıyı Almancasından çevirdiğini belirtmektedir. “Kendine-Yabancılaşmanın Belirtisi Olarak Yalıtılmışlık” (“Vereinsamung als Symptom von Selbstentfremdung”) ise, Lob der Theorie: Reden und Aufsätze’den (Reden und Aufsätze, İlk baskı, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1983) alınmıştır. Son çevirinin ayrıca bir önemi var. Hasan Ünal Nalbantoğlu 2011 yılında vefat etmeden önce metni çevirmiş ve yayımlanması için vermişti. Nalbantoğlu’nun kaleminden dökülenleri bir kez daha okuyup tat almak için Hegel’in Diyalektiği’nin iyi bir vesile olduğunu düşünüyorum. Düşünürün çevirisindeki her daim kendini farklı ve özgün kılan stile çok az dokunduk; okuyucusu onu alışageldiği haliyle, “kendi sesi”nden kabul etsin istedik.

Çeviri sırasında, eski ya da yeni, Türkçenin tüm zenginliğinden olabildiğince yararlanmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, örneğin “fiilî”yi de “edimsel”i de kullanıyorum. Felsefi dilin çok katmanlı yapısında bağlamına göre tutum almak yanlış olmayacaktır. Yanı sıra ve benzer mantıkla, Hegel’in felsefi terminolojisinin olmazsa olmazlarından olan Selbstbewusstsein için bazı yerlerde “öz-bilinç”, bazı yerlerdeyse “kendinin-bilinci”ni kullandım. Hegel’in diğer kavramlarının önerilen karşılıkları için Alman İdealizmi II: Hegel kitabımıza bakabilirsiniz.

Bu çeviri kitabın ilk beş bölümü uzun yıllar önce çevrilmiş, yayıma hazırlanmayı bekliyordu; araya giren türlü çeşit işler, meseleler on yıldan fazla bir zamandır Gadamer’in ertelenmesine sebebiyet verdi. Her olumsuzlukta bir olumluluk vardır diyelim ve Gadamer’i iki yüz ellinci doğum yıl dönümünde Hegel üstadımızla buluşturmuş olalım. Çevirileri üstlenen arkadaşlarıma sabırlarından ve itimatlarından ötürü müteşekkirim. Katkılarından dolayı Muzaffer Evci, Murat Turan, Esra Çağrı Mutlu, Çağatay Özyürek, Bekir Aşçı, Mehmet Ratip ve Engin Abat’a da çok teşekkür ederim. Her yorucu güzelliğin eksik kalan bir mahcubiyeti vardır. Onlardan öğreniyoruz. Keşke biraz daha zaman olsa…

Güçlü Ateşoğlu
Altunizâde / Kasım 2020