mektuplarla-felsefe-on-kapak-1591707274

Düşüncede Bir Sınır: Bağışlamanın İmkânsızlığı

NAGEHAN YANAR

“Kalpleri İlkbaharda kırılanlar Sonbaharda yeniden şifa bulurlar.”
Hannah Arendt

“…Anlamak bir ortak dil gerektirir. Ortak dil ise, ortak yaşam / ortak birikim / ortak düş kimi yerde, ortak düşüş demektir” der Ferit Edgü. Hannah Arendt ve Karl Jaspers için ortak yaşam alanı önce Heidelberg ve sonrasında Jaspers ailesinin Basel’deki evi, ortak düşleri felsefe yapma ve yaşam sevgisi, ortak düşüşleri ise yaşadıkları sürgünlük deneyimiydi. Yaşanan bu deneyimlere bambaşka bir konumda durarak bakmayı tercih eden ancak yirminci yüzyıl felsefesine büyük ölçüde yön veren bir isim daha vardı: Martin Heidegger. Dünyanın karmaşasında çizdikleri patikada hakikati arayan üç önemli isim: Arendt, Jaspers ve Heidegger. Üçünün de yaşamları boyunca birbirlerine gönderdikleri mektuplar dostluklarını büyütüp zenginleştirmenin, felsefelerine ve dünya görüşlerine dair paylaşımlarda bulunmanın, hatalarıyla ve kırgınlıklarıyla yüzleşmenin önemli bir yolu olmuştu.

Yusuf Örnek’in Mektuplardaki Felsefe: Arendt, Jaspers, Heidegger isimli kitabı Güçlü Ateşoğlu’nun editörlüğünde Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta geçen üç isme ait mektuplar, arşivlerden çıkarılan kişisel notlar ve filozofların eserlerine yönelik kritik analizler Jaspers, Arendt ve Heidegger’in yaşam ve düşünce dünyasına dair birçok hakikati gözler önüne seriyor. Yirminci yüzyıl felsefesi mektuplarda açığa çıkıyor.

Almanya’nın Hitler rejimi sürecinde yaşadıkları, İkinci Dünya savaşından doğan kriz, Yahudilerin karşı karşıya kaldığı zulümler, sürgünde geçen bir yaşam ve Antisemitizm gerçekliği Hannah Arendt’in düşüncesine yön veren deneyimler olmuştu. Arendt yaşamdan, yani somuttan felsefi bir anlam çıkarabilmenin mümkünlüğünü göstererek Kafka’nın şu sözünü olumluyordu: “Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyümesi vardır…” Tüm bu deneyimler Karl Jaspers ve Arendt’in ortak acılarını oluşturuyordu. Kitabın ilk bölümü Arendt ile Jaspers arasında geçen mektuplaşmaya odaklanıyor. İki ismin birbirine gönderdiği mektuplar 1926 yılından Jaspers’ın ölüm tarihi olan 1969 yılına dek sürmüştü ve Arendt’in siyaset teorisini oluştururken Jaspers’in Varoluş Felsefesinden büyük ölçüde etkilendiğini göstermektedir. Aralarındaki öğrenci-öğretmen ilişkisiyse, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ebediyen sürecek bir dostluğa evrilir. Eski günlerin anısı geleceğe yönelik yeni planlarla birlikte düşünülür. Jaspers, Hitler rejimi ve savaş döneminde Heidelberg’de kalmaya devam etse de, 1948 yılında Basel Üniversitesi’nin davetiyle şehri terk eder. Jasperslerin evinde yaşanan diyalogların sunduğu özgürlük duygusu Arendt’in düşünce yaşamında “aydınlık” bir hatıraya sahip olur. Arendt, Basel’deki Jaspers ailesinin evini kendi “vatanı” olarak kabul eder. Nihayetinde dostluklarındaki hitap biçimi “Siz”in mesafeliliğini terk ederek “Sen”in içtenliğiyle sarmalanır.

*

Kitabın ikinci bölümü Arendt ile Heidegger arasında geçen mektuplaşmalara odaklanıyor. Arendt gelecekte Heidegger’in Nazizm hatasını affetmenin bir yolunu bulacaktır ancak mektupların gösterdiği üzere belli dönem ondan içsel bir kopuş yaşadığı aşikârdır. Jaspers içinse, Heidegger’i bağışlamak hiçbir zaman mümkün olmaz. Heidegger ve Jaspers’in dostluğunun Heidegger’in Nasyonal Sosyalistlerle işbirliği yapması sonucunda 13 yıllık bir kesintiye uğradığını belirtir yazar. Ancak savaştan sonra yeniden mektuplaşmaya başlamışlardır. Jaspers uzun bir aradan sonra Heidegger’e yazdığı 6 Şubat 1949 tarihli ilk mektubunda onu içtenlikle selamladığını söylese de, Arendt’e yazdığı bir mektupta Heidegger’i şu sözlerle hedef alır: “Kirli bir ruha sahip olan, yani temiz olmadığını fark etmeyen ve oradan kurtulmaya çalışmayan, tam tersi boş düşüncelerle kirlilik içinde yaşayan bir insan, ikiyüzlülük içinde temizliği görebilir mi?..” Arendt’in yanıtıysa, Heidegger’e olan öfkesinin bir yansımasıdır: “Sizin kirlilik dediğinize ben karaktersizlik derdim, öyle ki harfiyen hiç karakteri olmaması, yani özel olarak kötü bir karakteri dahi olmaması hali…” Arendt incindiği yerden yadsımak istiyordu Heidegger’i. Dile gelen kızgınlıkta düşüncenin içe kıvrıldığı bir an vardı. Yitip giden bir ilişkinin şimdi üzerinde bıraktığı bir izdi.

Arendt, “Martin Heidegger’e 20 Mart 1971 tarihli mektubunda insanın düşünme, isteme ve yargıda bulunma etkinlikleri hakkında iki ciltlik bir eser yazmayı düşündüğünü ama ne zaman bitirebileceğini bilmediğini, bu kitabı kendisine ithaf etmek istediğini yazarak onun iznini ister.” Arendt düşünce yaşamı boyunca Heidegger’den birçok şey öğrendiğini kabul eder. Ancak “Heidegger’in, Arendt’in hiçbir eserine yorumda bulunmadığını biliyoruz” der yazar. İç dünyasına bağlı bir şahsiyet olan Arendt, Heidegger’in bu tavrının sebebini şu şekilde açıklar: “İsmimin kamuoyunda görünmesi, kitap yazarı olmam falan onun için dayanılmaz bir şey.” Bir yanda eserini okuması için Heidegger’e gönderir, ithafının adresi bellidir, diğer yandaysa onu hep kandırdığını itiraf eder. Heidegger ise Arendt’in kendisini herkesten önce anladığını söylese de, “Bütün bunlara karşılık Martin Heidegger’in, Arendt’in eserlerini okuduğuna dair mektuplarında hiçbir işaret yoktur. Onu öven birkaç pasaj bulunmakla birlikte, Arendt’in düşüncelerini irdeleyen veya eleştiren içeriklere hiç rastlamıyoruz.”

*

Karl Jaspers ile Heidegger arasındaki mektuplaşmalara odaklanan bölüm, Heidegger’in felsefesinin Jaspers’in varoluş felsefesinden tamamen farklı bir pozisyonda konumlandığını belirtmesi bakımından oldukça önemlidir. Heidegger, en başta hocası Husserl olmak üzere, Batı felsefesi geleneğinden kendini ayırarak bir bilinç felsefesi yapmayı amaçlamamıştı. Heidegger’in bilim ile felsefe arasına kalın bir çizgi çekmesi onu Husserl’den ayıran temel noktalardan biriydi. Heidegger, “Husserl’in asistanı olsa da, hocalarının bilimsellik iddiasındaki felsefe anlayışından gittikçe uzaklaşıyordu.” Heidegger dostu Jaspers ile birlikte felsefeye yeni bir canlılık kazandıracaklarına inanıyordu. Yazarın da belirttiği gibi Jaspers ve Heidegger’in eserleri yeni bir felsefe akımı doğurmuştu.

Heidegger günümüzde bile hâlâ bir varoluşçu olarak tanımlanmaya devam ediyor. Yusuf Örnek, bu hatalı çıkarımın o dönem de yaygın olduğunu söyler: “Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı 1927’de, Jaspers’in Felsefe’si 1932’de yayımlandı. Felsefe tarihçileri bu iki düşünürü de çok zaman “Varoluş Felsefesi” denilen akıma dâhil etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.” Yazarın aktardığına göre Jaspers bu tanımlamayı başlangıçta kabul eder ama “Heidegger hiçbir zaman kendini bu akımın içinde görmek istemez.” Kitabın sonlarına doğru yazarın paylaştığı şu bilgiyi de eklemek gerekir. 1938/39’da yazılmış olan Düşünceler VIII’de Heidegger, “Varoluş Felsefesiyle hiçbir alakam yok. (…) Buna karşılık Karl Jaspers’in görüş ve düşüncelerindeki ciddiyetle tabii ki alakam var; onun Felsefe’si ile benim Varlık ve Zaman’daki sorgulamam arasında bir uçurum kadar fark olsa bile, ona duyduğum saygı ve şükranı etkilemeyeceği bir gerçektir.”

Yazarın ifade ettiği gibi, Jaspers sadece Heidegger’in Dünya Görüşlerinin Psikolojisi adlı çalışmaya dair eleştirisini ciddiye almıştır. Jaspers, Heidegger’e verdiği yanıttaysa şunları söylemekle yetinir: “Eleştirileriniz bana iyi gelebilir. İyi geldi de, çünkü gerçekten derinleşmeme yol açtı ve beni rahat bırakmadı.” Ancak 30 yıl sonra Felsefi Otobiyografi’sinde bambaşka bir itiraf dile getirir: “Bu eleştiri “bana haksız görünüyordu; onu üstünkörü okudum, içimde hiçbir şey kıpırdamadı. Onun önerdiklerinden farklı yollara gidiyordum. Ama bu eleştirinin üstüne düşünmeyi, onu irdelemeyi ve bir tartışmayla açıklığa kavuşturmayı da canım istemedi.” Buna rağmen o dönemde Jaspers Üniversite İdesiadlı çalışmasını da Heidegger’e yollamıştır. Daha önceki eleştirilerine kapsayıcı bir yanıt ve argüman alamayan Heidegger’in bu eser üzerine düşüncesini paylaşmadığını söyler yazar. Heidegger gene de eseri Akademi Derneği’ne tavsiye etmiştir.

Jaspers, 1931’de temel eseri olarak kabul edilen Felsefe üç cilt halinde yayımlandığında, Heidegger’in tebrik mektubuna cevaben yazdığı mektupta onunla kamuoyunda felsefi bir hesaplaşma yaşamak istediğini dile getirir. Ancak bu hayali hiçbir zaman gerçekleşmez der Yusuf Örnek. Varlık ve Zaman üzerinde düşünmeye kendini mecbur hissetmediğini, Heidegger’den gelen eleştirileri açıklığa kavuşturmaya isteği olmadığını ifade eden Jaspers’in, hayalini kurduğu bu hesaplaşma şayet gerçekleşseydi, bunu nasıl başarabileceği bir soru olarak kalır bu bölümü okurken… Jaspers belli ki Varlık ve Zaman’ı anlamaktan oldukça uzaktı ve bunu kabul edebiliyordu: “Bu kitapla hesaplaşmaya ve ona karşı düşünmeye kendimi mecbur hissetmiyordum. Heidegger ile yaptığım sohbetlerle karşılaştırdığımda bu kitap beni kendine çekmiyordu” diye yazar Jaspers otobiyografisine.

Heidegger’in gerek notlarında gerekse derslerinde Jaspers felsefesine yönelik dile getirdiği birçok eleştiriyi paylaşır yazar. Heidegger notlarında kendi Varlık felsefesi ile Jaspers’in kullandığı kavramları karşılaştırma yapmaya dahi girişmiş ve felsefi argümanlarını sunmuştur. Baştan beri Jaspers eserleri üzerine ayrıntılı değerlendirme ve inceleme yazıları yazmış olması, Jaspers’i daima önemsemesi ve onun felsefesini hiçbir zaman yok saymaması Heidegger’in kamuoyunda gerçekleşmeyen bir hesaplaşma yaşadığını gösterir. Bu bölümde sunulan mektuplar Heidegger hakkında bir hakikati göstermektedir: Heidegger, sonuna kadar okumuştur Jaspers felsefesini. Jaspers eserlerinde Varlık sorusunu sormaktan imtina etse de, Jaspers’in aksine Heidegger onun felsefesini irdelemeye ve üzerinde düşünmeye her zaman değer bulmuştur. “Jaspers’i ne kadar ciddiye aldığını Kara Defterler’deki notlar göstermektedir.” Jaspers’i Varoluş Felsefesinin kurucusu olarak kabul ediyordu Heidegger. Onun Dünya Görüşlerinin Psikolojisi, Strindberg ve van Goghadlı eserlerini “titizlikle irdeleyerek” değerlendirme yazıları kaleme aldığını ve bunları Jaspers’e ilettiğini öğreniriz. Hatta Heidegger’in çalışma masasında giderek genişleyen bir ‘Jaspers’ başlıklı bir dosya bulunmaktadır. Ancak Jaspers’in bu değerlendirmelere karşı “duyarsız” kalmayı tercih ettiğini ve karşı argüman sunmadığını ifade eder yazar. İronik bir şekilde, felsefesinde iletişim kavramına büyük bir önem atfeden Jaspers belli ki Heidegger ile kendi eserleri konusunda iletişim kurmak istemez.

Varoluş felsefesini içinde varlık sorusunu barındırmayan bir “lakırdı” olarak değerlendiren Heidegger, “Varlık ne bir ‘araştırma’ objesidir (…) ne de ‘şifreleme’ nesnesi” der ve keşfettiği sonucu ekler: “Biri ‘sonuçsuzluğu’ (Scheitern) Metafiziğin içeriği ve nesnesi yapar… ve bununla da insanın ahlaklılığına ‘çağrıda bulunur’ –diğeriyse bütün Metafiziği… aşmak isterken başarısızlığa (Scheitern) uğrar. Her ikisi de farklı temelden çıkan özde farklı bir zorunluluk.” Heidegger’in Jaspers felsefesi üzerine notlarını okurken şu gerçeği fark etmemek olanaksızdır: Heidegger Jaspers’i eleştirirken daima içeriden konuşur. Çıkış noktası daima felsefi argümanlarıdır. Oysaki, yazarın da belirttiği gibi, Jaspers Felsefe adlı çalışmasında Varlık ve Zaman’a sadece bir kez dipnotta atıfta bulunmuştur. Jaspers’in sözünü ettiği üzere Heidegger’in Varlık ve Zaman ile yapmaya çalıştığı “büyü” ve “aldatmaca” neydi? Filozofun sözde “peygamber” olma çabası, felsefesinin hangi argümanlarında kendini gösteriyordu? Varlık ve Zaman’ın “sır dolu” iddiaları nelerdi? Jaspers bu soruların hiçbirine kapsayıcı felsefi argümanlar sunamaz. Belli ki, içeriden konuşamaz Jaspers, çünkü onu hiçbir zaman anlayamamıştır. Yusuf Örnek, Jaspers’in Heidegger ile hayalini kurduğu hesaplaşmayı polemik değil, “iletişimsel bir eleştiri” olarak değerlendirdiğini söyler. “Jaspers çok sık Nietzsche’nin şu sözünü kullanır”, der yazar: “Hakikat iki kişiyle başlar.” Heidegger kamuoyunda gerçekleşecek felsefi yüzleşme için hazırlık yapmaktaydı, çünkü yazarın da ifade ettiği gibi, Jaspers’in felsefesindeki iletişimin rolünü doğru kavramıştı.

Heidegger’in Nasyonal Sosyalist hareketle işbirliği yapması Jaspers için büyük bir hayal kırıklığı yaratır ve iletişimlerinde 13 yıl süren bir kopuş yaşanır. Jaspers 1950 yılında Heidegger’e yazdığı mektubunda şu eleştiriyi yöneltir: “Siz Nasyonal Sosyalist görüntülerin karşısında hayal kuran, ne yaptığın bilmeyen ve nasıl bir işe giriştiğini unutan bir çocuk gibiydiniz; her şeyin gerçeklikten farklı göründüğünü ama hemen akabinde bir yıkıntının karşısında kendine gelen ve sürüklenip giden bir çocuk.” Heidegger’in bu sözlere verdiği yanıt, hatalarıyla yüzleşme yaşadığının bir göstergesidir: “Hayal kuran çocuk benzetmeniz tamamen doğru,” der Heidegger ve şöyle devam eder:

Hayal kuruyor ve aslında sadece zihnimde canlandırdığım “üniversite”yi düşünüyordum. Fakat aynı zamanda sahip olduğum makamın işleyişine, etkilenmelere, iktidar mücadelesine, bölünmelere sürüklenerek kayboldum ve eşimin dediği gibi kısa bir süre için de olsa “iktidar sarhoşluğu”na kapıldım. 1933’ün Noelinden itibaren her şeyi daha net bir şekilde görmeye başladım ve Şubat ayında protesto ederek görevden ayrıldım; görevi devredeceğim halefimin devir teslim törenine katılmayı da reddettim… Burada anlattıklarım hiçbir şeyi affettirmez; bunlar yalnızca yıllar geçtikçe ve kötülük ortaya çıkmaya başladığında onunla doğrudan veya dolaylı olarak birlikte olmanın verdiği utancın da arttığını açıklayabilir.

Ancak Heidegger’in ne hayalperest olduğunu ne de utandığını kabul etmesi Jaspers için yeterlidir. Jaspers kamuoyunda bir özür bekler; ancak bu özür hiçbir zaman gelmez. Siyaset alanında apayrı görüşler paylaşan iki filozof için felsefe sahnesinde de ayrılık kaçınılmaz olur. Heidegger’in, Jaspers’in eserlerini tanıştıkları ilk günden beri anlamaya ve yorumlamaya olan merakını mektuplardan görebilsek de, Jaspers’in, Heidegger’in düşüncesine hiçbir zaman nüfûz edemediği aşikârdır. “Çıkış noktası varoluşsal iletişim olan Jaspers’in, Heidegger’in düşüncelerinin kaynağını anlaması mümkün değildi.”

Jaspers Heidegger’i affetmeyi başaramıyor, bunun yanı sıra onun felsefesinde faşist izler arıyor, bu arayışıysa kişisel bir spekülasyon olmaktan öteye gidemiyordu. “Jaspers’in gerek kişisel tecrübeleri (‘bana ihanet eden tek dost’) gerekse Heidegger’in ‘anlaşılamaz’ bir şekilde Nasyonal Sosyalizm ile işbirliği yapması, Jaspers’in en zor soruyu sormasına yol açar: Acaba bütün bunların, Heidegger’in felsefi düşüncesiyle bir ilgisi var mıdır? Eser olarak hakiki ama düşünenin gerçekliğindeki işlevleri sahte olan bir felsefe var mıdır?” Levinas, Heidegger ile Nazizm ilişkisi üzerine düşündüğü 15 Kasım 1957 tarihli Comme un consentement à l’horreur [Dehşeti Onaylar Gibi] başlıklı metninde sanki Jaspers’in bu sorusuna bir cevap verir: “Sein und Zeit’ın o muhteşem ilk sayfalarında hazırlandığı ve geliştirildiği şekliyle bu yeni fenomenolojide politikaya ve şiddete ilişkin hiçbir art düşüncenin olmadığına şüphe yoktur.”

Heidegger’in felsefesi ile Nasyonal Sosyalist hareket arasında açık bir bağ olup olmadığını 1933 tarihinden öncesine bakarak düşünmek gerekir. Heidegger felsefesinin ana hatlarını 1933’ten önce çoktan belirlemiş ve 1927’de Varlık ve Zaman’ı yayımlamıştı. Dolayısıyla, Nasyonal Sosyalist harekete dâhil olmadan önce felsefede patikasını çoktan çizmişti. Jaspers gene de Heidegger’in felsefesinde “peygamberlik” izleri olduğunu, onun “sır dolu” şekilde “büyü felsefesi” yaptığını iddia etmekteydi. Yazarın da belirttiği üzere Jaspers, Heidegger’in düşüncesinde “güç” ve “kudret isteği” keşfetmişti. Savaştan sonra Freiburg Üniversitesi’ne yazdığı mektupta Heidegger’in ders vermesinin gençler için sakıncalı olduğunu savundu. Ancak, Jaspers’in iddialarını okurken, yazarın, “Karl Jaspers hiçbir zaman Heidegger’i tam olarak anlayamadı ve bunu açık kalplilikle ifade etti” tespitinden hareketle şu sorular akla gelmektedir: Jaspers, Heidegger’in Varlık ve Zaman’ını sahiden anladığı için mi felsefesine yönelik suçlamalarda bulunuyordu? Anlamadığımız hakkında nihaî bir karar vermenin hakikat arayışında yeri olabilir miydi?

Heidegger Almanya’nın içinde bulunduğu siyasî, toplumsal ve ekonomik krize yönelik bir çözüm arayışındaydı. Çözümü Nasyonal Sosyalist harekette görmüştü. Kendi felsefesinin pratik olarak serimlenebileceği bir fırsattı bu onun için, ancak itirafında belirttiği üzere “hayallerde” kaybolmuş ve “iktidar sarhoşluğu”na kapılmıştı. Pişman olup rektörlük görevinden istifa etmişti. Doğru ve âdil olanı savunmak önce kendimizle kurduğumuz ilişkiden başlıyorsa şayet, kişi ancak kendine karşı dürüst olmayı seçtikten sonra başkalarına dürüst olabilir. Rousseau, “Başkalarına karşı âdil olmak gerekiyorsa, insanın kendisine karşı da doğru olması gerekir” diye yazmıştı güncesinde. Heidegger hatasını anladıktan sonra kendisine karşı dürüst olmayı seçmişti seçmesine ancak ölüm kampları konusunda yaşamı boyunca sessiz kalmıştı. Heidegger’in sükûtu, Özneyi Başkasının sonsuz sorumluluğunu almaya çağıran kendi çağının filozofu Levinas’ın düşüncesiyle bağdaşmıyordu. Levinas’ın felsefesi üzerinden sorulabilecek şu soru hâlâ tartışmaya açıktır: Heidegger, hatasıyla yüzleştikten sonra Başkasına karşı tam anlamıyla âdil olmayı başarabilmiş miydi?

Notlar:

Emmanuel Levinas, Sonsuza Tanıklık, yay. haz. Zeynep Direk ve Erdem Gökyaran, çev. Ceylan Uslu, Zeynep Direk, Metis Yay., İstanbul, s. 88.

Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim, Alfa Yay., İstanbul, 2018, s. 12.

Franz Kafka, Taşrada Düğün Hazırlıkları, çev. Kâmuran Şipal, Cem Yay., İstanbul, 2020, s. 47.

Yusuf Örnek, Mektuplardaki Felsefe: Arendt, Jaspers, Heidegger, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2020.

Jean-Jacques Rousseau, Yalnız Gezerin Hayalleri, çev. Hasan Fehmi Nemli, Alfa Yay., İstanbul, 2020, s. 77.