Ekran Resmi 2020-03-30 11.55.41

Marx’ın Umduğu Devrim

ARİF ÇAĞLAR

Marx’ın günümüze kalan yazılarını anlamak için önce Marx’ı kendisini anladığı gibi anlamak gerekir. Bütün yazarlar için geçerli olan bu ilk adım her türlü eleştiri ve eleştirel mesafenin ilk adımıdır. Marx’ın devrimden ne kastettiğini anlatmak isterken bunu yapmaya çalışacağım. Bunun sıkıcı olabilecek iki yanı vardır. Birincisi, Marx’ın ölümünden 125 yıl sonra aradan geçen zaman içinde Marx’ı okuyanların yaptığı renkli yorum ve eleştirilere yer vermemiş olacağım. İkincisi, özellikle 2008 krizinden sonra canlanan bir Marx rönesansı oldu: “Marx haklıydı” sözü Avrupa’nın en sağdaki ciddiye alınır gazetelerinin bile manşeti oldu. Kapitalist dünyanın içine yuvarlandığı çaresizlik içinde, ki aradan geçen 10 yıl içinde bu kriz bazı yerlerde aşılmışsa da genel olarak sürmektedir, “Marx yanıldı” dalgasının ardından “Marx haklıydı” manşeti bir tür günah çıkarma olmuştur. Kapitalizmin krizlerinde böyle nidalar yeni bir olgu değildir ve Marx’ın Londra’daki Victoria Station’da gişe memurluğu işine başvurmasına neden olan 1857/58 krizinden beri kapitalist dünya sık sık krize girmektedir. Eski Dünya Bankası Başkanı Joseph Stiglitz’in 2008 krizi üzerine yayımladığı Free Fall (Serbest Düşüş) kitabında yazdığı gibi, dünyamızda ekonomik kriz artık 1929 krizi gibi büyük dramatik olaylar şeklinde değil, sürekli krizler olarak yaşanmaktadır.

Sermaye ve üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkı olmayan geniş çalışanlar kesimiyle on dokuzuncu yüzyıldakinden çok daha karmaşık bir yapı içindeki gelişmiş kapitalizmin yeryüzünde egemen olmadığı hemen hemen hiçbir yer bırakmamış olması günümüzde Marx’ın düşüncelerini eskisinden daha güncel kılmaktadır. Kondratyev’in kriz periyotları ve Stiglitz’in çok daha fazla sayıdaki krizleri bir yana, Marx için kapitalizmin krizi her gün milyarlarca kez tekrarlanıyordur, çünkü kullanım değeri olarak üretilen bir şeyin değişim değeri olarak tedavüle giriyor olması zaten krizin ta kendisidir.

Krizler ve benzeri konulardan biraz daha fazla bildiğimi sandığım bir konu olarak Marx’ın felsefesini, “Marx’ın Umduğu Devrim” başlığı altında, Marx’ın etkisinde kaldığı düşünce dünyasının çerçevesi içinde anlatmaya çalışacağım. Marx yazdıklarında ele aldığı konular açısından birçok değişik yaklaşım ve başlıkla anlatılabilir ama ben seçtiğim bu çerçeveyle Marx’ın düşünce dünyasındaki en merkezî, neredeyse yazdıklarının hepsinin türetilebileceği temel bir temayı ele aldığımı düşünüyorum; çünkü Marx ilk yazılarını yazmaya başladığı 1843 yılından öldüğü 1883 yılına kadar, 40 yıl boyunca, devrimden başka bir şey düşünmemiş, devrimden başka bir konu üzerine yazmamıştır. Buna rağmen devrim konusunda Marx’ın yazdıklarının hiçbir yerde toplu olarak bulunmadığı, ancak bütün yazdıkları içinde dağınık bir şekilde mevcut olduğu ve ancak epey zahmetli bir çalışmayla bunları bir araya getirip kendisinin geriye bırakmadığı bir devrim teorisinin derlenebileceği ve bu eksikliğin gereksiz tartışmalara yol açarak sosyalist ya da komünist devrim yapacakları zorladığı çokça ileri sürülmüştür.

Bunun tersinin geçerli olduğunu düşünüyorum ve bunu da elbette birçok Marx okuru ve yorumcusuyla paylaşıyorum: Marx’ın tüm yazdıklarında kapitalizmi aşacak devrimden başka bir konusu olmamıştır. Bu konuyu buradaki sınırlı hacim içinde her yanıyla ve bütünüyle tatmin edici bir şekilde sunamayacağım açıktır. Seçtiğim anlatım yolu şu olacak: Marx’ın en çok eleştiri ve tartışma konusu olan temel bir kavramını felsefî temelleri üzerinden açıklamaya çalışacağım ve öyle sanıyorum ki bu ana hat üzerinden Marx’ın diğer konuları için yeterince ipucu verilmiş olacak.

Dikkatli bir Marx okuru (konu Marx üzerine olduğu için Marx’ın yakın düşünce ve çalışma arkadaşı Engels’i konu dışı bırakıyorum) Marx’ın tüm insanlar için nihaî olarak özgürlüğü yaşanabilir kılacak yeni bir toplum yapısı arayışı ve bunun için gerekli olan devrimden başka konusu olmadığını hemen görür. Marx’ı bazıları ekonomi teorisyeni, bazıları teknoloji felsefecisi, bazıları barikatlarda bir isyancı, bazıları kavgacı bir gazeteci olarak nitelemiştir. Oysa Marx’ın yazdıkları dikkatle okunursa bütün bu nitelemelerin aslında tek bir soruya işaret ediyor olduğunu görmek zor değildir: İnsanların tümünün gerçek anlamıyla özgür olabilmesi nasıl mümkündür? Marx’ın sorusu ve tüm yaşamı boyunca üzerinde çalıştığı konu budur. Dolayısıyla bu anlatımın adımları da Marx için devrimin ne olduğu, niçin olması gerektiği ve Marx’ın devrimden ne beklediği bölümlerinden oluşuyor.

Bu konulara girmeden önce Marx’ın en genel şekliyle yaptığı şu durum tespitine işaret etmek gerekiyor. Birincisi, Fransız Devrimi özgürlük vaat etmiştir ama burjuvazinin zenginleşmesinin ötesinde işçi kesimine ve geniş halk kesimine zenginlik ve özgürlük getirememiştir; bunun doğurduğu tatminsizlik bir yanıyla gereksinimlerin giderilmesindeki eşitsizlik, diğer yanıyla mutsuz bilinç olarak Hegel’in felsefesine de yansımıştır. Bunun da ötesinde özgürlük bayrağıyla yola çıkan burjuva devrimi hükümetleri bir baskı rejimine dönüşmüş, Fransız Devrimi’nin bayrağına yazdığı liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yerini Infanterie, Kavallerie, Artillerie’ye [piyade, süvari, topçu (ateşi)] bırakmıştır (Marx, Louis Napoléon’un 18 Brumaire’i). Fransız Devrimi’ni izleyen 1815, 1830, 1848 ayaklanmaları ve devrimleri Fransız Devrimi’ni ciddiye alan ve sürdürmek isteyen zihniyetin ürünüdür. İkincisi, özgürlük meselesinin özel mülkiyetle ilişkisi İngiliz siyasal iktisadiyatında incelenmiş ve temellendirilmiş bu önemli bilgiyi Hegel felsefeye aktarmıştır. Hegel özel mülkiyetin rekabetçi, yıkıcı ve yoksulluğu artırıcı aksaklıklarının temel bir doğum hatası olmadığını ve görülen aksaklık ve eksikliklerin, özgürlük fikrinin doğru şekilde kavranarak Hıristiyanlığın Protestan yorumuyla gireceği izdivaç içinde hâlledilebileceğini ve Fransız Devrimi’nin, yurttaşında ve devletinde özgürlük ilkesi olarak gerçekleştiğini Hukuk Felsefesinin Anahatları’nın “Önsöz”ünde ilân etmiştir: “[A]klî olan gerçektir, gerçek olan aklîdir.”

Marx’ın itirazı özgürlüğün özel mülkiyet üzerine kurulu olmasınadır. Marx bu nedenle insanlığın asla özgürlüğe ulaşmadığı, Hegel’inki gibi bir iddianın sadece bir yanılgı, yanılsama, mal mübadelesi ve sermaye egemenliğinde sürekli olarak toplumsal pratik içinde üretilen insanın kendisine yabancılaşması sonucunda zihinlere yansıyan bir yanlış bilinçten başka birşey olmadığı kanısındadır ve sergilenen sefaletin ve esaretin reformist bir rötuşla giderilemeyeceğini; burjuva toplumunun, verdiği sözlerin ve beslenen umutların tersine, taşıdığı temel doğum hatasından kurtulamayacağını iddia etmektedir. Marx, Hegel’in kavramsal olarak olgunluğa ve mutlağa erdiğini iddia ettiği özgürlük kavramının temelindeki özel mülkiyetin somut bir toplumsal pratiğin, kapitalist hür piyasa ekonomisinde mal mübadelesinin incelenmesiyle özgürlük ile özel mülkiyet arasındaki uzlaşmaz çelişkinin açığa çıktığını ileri sürmektedir. Marx’ın analizini yapmak istediği temel toplumsal pratiğe ait kavramların bir bölümü Hegel’le, diğer bölümü Feuerbach’la ilgilidir. Marx’ın tüm felsefesi bu iki ayak üzerine kuruludur ve Marx’ın düşünce yapısını anlamak ancak bu iki felsefeyi anlamakla mümkündür.

Marx’ta Hegel ve Feuerbach

Marx her ikisi de devrimden yana olan Hegel ve Feuerbach’ın düşünce dünyasından doğmuştur. Hegel Fransız Devrimi hayranı ve eleştiricisidir ve bütün eserlerini bu devrim üzerine kurmuştur. Feuerbach Fransız Devrimi hayranı olmanın zorunlu sonucu olarak komünist olunması gerektiğini düşünerek 1848 devriminde kendisini komünist ilân etmiştir. Marx’ın bu iki devrim hayranından edindiği ve kendi düşünce dünyasını üzerine kurduğu felsefenin temeli nedir?

Marx’ın en çok tartışılan temel tezi, üretim güçlerinin toplumsal üretim ilişkilerini taşıyıcı ve tarihin hareket ettirici gücü olduğu ve bunların gelişmesiyle birlikte toplumun devrimle başka bir topluma evrileceği ve bunun önüne geçilemez, tarihî bir zorunluluk olduğu düşüncesidir. Üretim gücünün ne olduğu bu tartışmanın bel kemiğini oluşturur. Soru, Marx’ın üretim gücü, üretim güçleri kavramının ne olduğu ve bunların tarihi olarak temellendirdiği materyalist tarihin ne olduğuyla ilgilidir ve çoğu kez yanlışlığı ileri sürülen temel kavramlar da bunlardır. Ve gerçekten de Marx’ın bu temel kavramlarının yanlışlığı gösterilebilirse Marx’tan geriye pek bir şey kalmayacaktır. Marx göre üretim gücü insanın en değişmez temel antropolojik sabiti, yani insanı insan yapan en temel unsurdur. Aristoteles’te konuşma yetisi ve politika olan şey, Marx’ta insanın yaratıcı ve geliştirici üreticiliğidir. Sadece üretici olmak, aynı şeyi tekrarlayarak çoğaltmak değil, Marx’ta esas olan yaratıcı üreticiliktir (üretim gücünün gelişmesi de budur) –proletarya da üreticidir ama yaratıcı değildir, yaratıcılığı yok edilmiştir. Proleter sözcüğü ilk kullanıldığı yer olan Eski Roma’da sadece üreyen, sadece çoğalan anlamına geldiği gibi, Marx’ın da birçok yerde üzerinde ısrarla durduğu tanımla, insanın insanlığından çıkarılarak doğaya indirgenişidir.

Marx için yaratıcı değil, çoğaltıcı olan üretim, makine ya da makineye dönüştürülmüş proletarya işidir, yaratıcı üretim gücüyse insanın değişmez temel antropolojik sabiti olarak insan türünün özüdür. Bunun yerine başka bir öz alınırsa, Marx’ınkinden farklı başka bir felsefe kurulur. Böyle bir felsefe mümkün müdür, bilimsel olur mu, ve hepsinden önemlisi böyle bir felsefe modern toplumun insanını ne derece açıklayabilir, bunlar ayrı konudur. Dolayısıyla insanın özünden Marx’ın ne anladığını kavrayabilmek için bu kavramın Hegel ve Feuerbach’taki anlamlarını ve bu ikisi arasındaki farkla birlikte Marx’taki tanımın farkını düşünmek gerekir.

Bir şeyin özü (Wesen, essence), aslı, karakteristiği, kimliği, ruhu, esası, tâlî olanın tersi olarak aslî olan şey insanın özü olarak Platon’da insana doğuştan vergi akıl; Aristoteles’te konuşma yetisi ve toplumu kurucu yanıyla politik bir canlı oluşu; Descartes’ta “ben” olarak “kendi” olan; Hegel’de zihin ve zihniyet olarak özgürlük fikri; Kant’ta insanın akıl yetisinin bağımsızlığı, özgürlüğü, insanın kendinde oluşudur. Bu insanî öz Feuerbach’ta duyular ve hissiyat, insanın beden ve zihninin maddîliği, bireyin bedeni temelinde kavranması gereken histir (Gefühl), yani psikolojiye indirgenmiştir. İşte bu öz Marx’ta yaratıcı üretim gücüdür ve insanın doğayla dolaysız ilişkisi olarak üretim güçlerinin gelişmesinin, yani insanın doğayla ilişkisindeki antropolojik bu değişmezin, toplumsal ilişkilerden çok daha temel olduğu fikridir. Buna teknoloji ve doğa bilimleri olduğu kadar insanın yaratıcılığının değişmez esası olarak, toplumsal belirlenişinin dışında tanımlanabilecek bireyin yaratıcılığı olarak, sanat da dâhildir. Bu özel tanım, Rönesans’ın ve Aydınlanma döneminin insanı tamamen doğa ilişkisi içinde anlamak isteyişinin getirdiği maddî, materyalist yaklaşımdan kaynaklandığı gibi klasik Alman felsefesinde insanı belirleyişte keşiflerden çok icatların temel boyut olmasının da eseridir. Bu açıdan özellikle İngiliz düşünce dünyasının empirik yaklaşımı ve bunun Feuerbach’taki karşılığı olarak insanın antropolojik tanımıyla duyular ve hissiyat üzerine kurulu bir varlık ve toplumsal ilişkilerin dahi doğal olarak kavranması Marx üzerinde etkili olmuştur. Ancak Marx, Feuerbach’ın İngiliz empirizmi etkisi içinde insanın tarihsel yanını ortadan kaldıran, gizleyen, göz ardı eden felsefesindeki insan tanımını eleştirmekte ve İngiliz siyasal iktisadında ortaya konulduğu şekilde değişim değerinin, toplumsal ilişki ve bunun tarihsel belirlenişi içinde anlaşılması gerektiğine, yani doğa olmayan, insanların tarih içinde yarattıkları değişebilir bir özellik olmasına benzer şekilde yaratıcı üreticilik temeli üzerine kurulu toplumsal ilişkilerin de tarihsel, değişebilir olduğuna işaret etmektedir. Marx’ın bu nedenle en çok üzerinde durduğu şey, özel mülkiyet olgusunun doğal değil toplumsal bir ilişki olması nedeniyle tarihsel oluşum olarak anlaşılması, insanlık tarihinin tüm zamanları için bir sabit olarak görülmemesi gerektiğidir.

Marx’ın, insanı belirleyen biri doğal, diğeri tarihsel (değişken) olan iki temel boyuttan çıkardığı sonuç, insanın toplumsal ilişkilerinin çok farklı şekillerde kurulabileceği ve bu farklı şekillerin hepsinin temelinde insanın o yaratıcı üreticiliğinin var olduğudur. Kapitalist burjuva toplumunun kendinden önceki toplumsal ilişkilerden farklı olarak kurulduğu özel toplumsal ilişkiler gibi, insanın antropolojik sabiti üzerine çok farklı toplumsal yapılar da kurulabilir.

Marx’a göre antropolojik sabit olarak insanın doğayla ilişkisi ve bu ilişkiyi geliştirmesi, avcı ve toplayıcıdan tarım toplumunun üreticisi ve nihayet sanayi toplumunun üreticisi olmasına kadar aynı kalmıştır ve bu üreticiliğinin temelinde en doğal ve ilkel gereksinimlerinden, kültür gibi kompleks ve sofistike gereksinimlerine kadar her türlü gereksinim ve bunların geliştirilmesi ve tatmini vardır. Hegel de burjuva toplumunu çalışma ve iş kavramıyla birlikte temelde bir gereksinimler toplumu olarak tanımlamıştır ve İngiliz iktisatçılarının etkisinde “Efendi ve Kul” bölümünde yazdığı gibi gereksinimleri karşılama meselesi birtakım şeref, haysiyet gibi kategorilerin ötesinde belirleyicidir. Hegel’in Fenomenoloji’sinde bu bölümün bu denli ünlü olmasının nedeni, (Kojève’in Hegel yorumunu ölüm motifi üzerine kurmasını da düşünerek) Hegel’in burada bir zihin yolculuğu içinde çok açık bir şekilde toplumsal ve tarihsel bir geçişe, gereksinimlerin temel olduğu burjuva toplumuna geçişe gönderme yapıyor olmasıdır.

Hegel’in, Fenomenoloji’sinin izleğinde bir zihin muhasebesi olarak insanın özü ilân ettiği özgürlük fikrini Marx, insanın doğayla ilişkisindeki üretici yaratıcılığında, üretim gücünün geliştirilmesinde bulmuştur ve bu fark Marx’ın burjuva toplumu ötesine geçişi sağlayacak olanağı ve zorunluluğu düşünmesindeki temeli oluşturmuştur. Feuerbach’ın antropolojik materyalizmi Marx için burjuva toplumunu aşacak özü hazırlamıştır. Konu gerçekten bir öz meselesidir; çünkü Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Özü kitabındaki Hegel eleştirisinde olduğu gibi, Hegel’in tarihsel mirasıyla birlikte zihinsel bir mesele olarak ortaya koymaya çalıştığı Hıristiyanlık, Feuerbach’a göre insanlar tek başlarına ele alındığında ancak onların hissiyatlarında temellendirilebilecek bir şeydir. Marx Hegel’den onun felsefesinin ve Fransız Devrimi’nin özü olan özgürlük kavramını miras olarak devralmış ama tam bir Hegelci düşünme pratiğiyle, Hegel’in özgürlük fikrini kurtarmak için Hegel’in özgürlük fikrini reddetmiştir. İlki özel mülkiyet pratiği üzerine kurulu özgürlük, ikincisi özel mülkiyetin yok etmeye çalıştığı özgürlük olarak.

Marx’ta Öz, Görünüş ve Yanlış Bilinç

Hegel’de özgürlük, tarihin yönlendiricisi olarak en eski tarihten beri (İsa fikrinin kristalizasyonunun öncesinde ve sonrasında) işlemektedir ama bunun taşıyıcıları özgürlüğün Hegel’deki mutlak oluşun bilincinde değildir; onlar Hegel’e gelene kadar bu kavramın yabancılaşmış biçimlerini yanlış bilinç olarak zihinlerinde ve eylemlerinde taşımıştır, özellikle Hegel’in bu konuyu felsefesinin temeli seçmesine neden olan Fransız Devrimi ve Devrim’in jakobenleri de dâhil olmak üzere. Yanlış bilinç, Marx’ta Hegel’den alınmış bir kavramdır ve Marx’ta hem malın değişim değerinin, onun özü olan değerin görünüşü değil kendisi sanılmasında hem de burjuva toplumunu komünist topluma dönüştürecek proletarya sınıfının kendi öz-bilincinde değil, yanlış bilinç içinde olması olarak açıklanır. Yanlış bilinç gerçekliğin bütünüyle kavranamayışıdır. Marx’ın bunu incelediği yer Sermaye adlı eserinin ilk bölümünde değer biçiminin analizindedir. Marx’ın analizinde hür piyasa ekonomisinde işçi ücretinin karşılığı, insanların zihnindeki kabulle toplumsal olarak gerekli ve yeterli ücret hâlinde tam olarak ödenmektedir. Her gün yaşanan bu âdil karşılıklılık ve hakkaniyetli alış-verişlerin toplumsal kabulü, her bireyin barış içinde yaşadığı siyaset olarak yanlış bilinçtir çünkü bu âdil karşılık ve hakkaniyet sadece görünüşte (Schein) böyledir ve bunun altında yatan öz (Wesen), işçi sınıfının geçmişte olduğu gibi günümüze kadar süregelen üretim araçlarından ve ürettiği artı-değerden koparılması, soyutlanmasıdır. İşçi sınıfı bu nedenle en temel insanî varlığı olan yaratıcı çalışma ve üreticiliğini kendi olarak gerçekleştirememekte, varlığının özünü ancak kendisine yabancılaşmış bir ilişki olarak yaşayabilmektedir. Bu nedenle çalışan sınıfın içinde bulunduğu koşulları kavraması, kendi sınıf bilincini oluşturması, böyle bir görünüşe aldanmayı sürekli olarak üreten toplumsal ilişki içinde çok zor, hatta olanaksızdır çünkü günlük yaşamın pratiği içinde algılanabilen yalnızca görünüştür. Sermayeye işgüçlerini ücret karşılığı satan çalışanlar, dolaysız üretimde değerin ve artı-değerin üreticileri, her günkü pratiklerinde ücretli işi kabullenmekle zihinlerinde bu görünüşü eksiksiz tek gerçek olarak taşımaktadır.

Marx’tan önce Hegel de insanın özünün iş (çalışma) olduğunu yazmıştır, ancak Marx’ın Hegel’i eleştirdiği temel nokta, Hegel’de özün (Wesen) ve bu özün görünüşünün (Schein) insanın kendine yabancılaşmasını aşan bir bilinç, kendini bilen bir bilinç, öz-bilinç seviyesinde özdeşleşerek gerçeklikte (hayat-ı hakikîde) ortadan kalkıyor olmasıdır (bu Hegel’in özdeşlik felsefesidir). Oysa Marx’a göre zihin hangi yüksek aşamaya ulaşırsa ulaşsın, insanın her günkü temel pratiği içinde insanın toplumsal varoluş temeli, sürekli tekrarlanan aynı üretim ve mübadele eylemi içinde çok somut toplumsal bir yanlış bilinç olarak, sürekli bu pratiğin sonucu olarak üretilmektedir ve insanların yaşamlarına yön veren bir pragma olarak onların varoluşlarını kavrayışlarına egemen olmaktadır. Marx’ın analizini yaparak aydınlattığı bu özü (üretimde yaratılan değer) ve onun aksi (çelişkisi) olarak bu özün görünüşünü (yaratılan bu değerin karşılığının değişim değeri, üretimdeki değeri yaratan işçiye ödenen tam ücret olarak toplumsal onay görüyor olmasını) zihinde kavramak, bu özle görünüş arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmaz; çünkü bu analiz kafalarda ne kadar kavranırsa kavransın, tam anlamıyla bir fenomenolog olan Marx için toplumsal üretim ilişkisi içinde değişmez bir gerçeklik olarak, üretimin özündeki değer kendi gerçek varlığını gizleyen (örten) mübadele ilişkisinin egemenliğinde karşılığı hakkaniyetle, özgürlük ve eşitliğin yasal sözleşme görünüşü içinde, ödenmiş ücret olarak zihinlerde aynı toplumsal pratiği sürekli tekrarlatan bir kabul olarak yanlış bilincin gerçekliği olarak yaşamayı sürdürür. Bu nedenle Marx’a göre bilincine varılan böyle bir üretim ve mübadele gerçekliğinde yaratılan yanlış bilinç ancak bu toplumsal pratiğin ortadan kaldırılmasıyla yok edilebilir. Marx’ın kapitalizmden kurtuluş olarak tanımladığı devrim budur.

Mübadele ilişkisi gerçeği (özü) gizlemektedir ve gizlenen öz (üretilen değer) kendisini görünüşte kendisinin tersi, toplumsal ilişkinin doğaya indirgenmiş değişim değeri olarak ortaya koymaktadır. Oysa gerçekliğin bütünlüğü hem öze hem de onun görünüşüne aittir ve bu herhangi bir şeyin tabiatı değil (bu nedenle Marx, Engels’in Doğanın Diyalektiğikitabını yazmasına karşıdır), insanların birbirleriyle olan ilişkileri, güç ve paylaşım ilişkileri ve bunun şiddetle, zorla kabul ettirilmesi pratiği içinde zora boyun eğmek zorunda kalanların bunu hakkaniyetli, âdil bir gerçeklik olarak bilinçlerinde (yanlış olarak, özle ilişkisini göremeden) taşıyor olmalarındandır. Üreticilerin üretim araçlarından koparılmış olduğu gerçeği de burada gizleniyordur. Sermayenin toplumsal ilişkilere egemen olarak ortaya çıktığı andan günümüze kadar işçiyi üretim aracından ayırırken kullanılan zorun gizleniyor olduğunun farkına varılması, yanlış bilinci zihinlerde ortadan kaldıracaktır. Marx için materyalist tarih anlatımı budur.

İşçinin sefaleti ne kadar azaltılırsa azaltılsın, bu temel sorun çözülmediği sürece üreticinin ürününe ve kendisine yabancılaşması yaşanmaya devam edecektir. Bu yabancılaşma içinde bilim insanları, işgücünü geliştirici mühendisler, bunu üretime aktaran işçilerle birlikte tüm üreticilerin kendi varoluşlarının, antropolojik sabitlerinin gereği olarak üretim güçlerinin geliştirilmesi, yani sabit sermayeyi değişken sermayeye karşı büyütücü icatlarla geliştirmeleri aynı zamanda tanımının gereği olarak sermayenin de kendi hedefidir. Burada ilginç bir motifle karşılaşıyoruz: İnsanın doğayla olan ilişkisi içinde yaratıcı ve üretici gücü geliştirme eğilimi, vazgeçemeyeceği bu antropolojik sabit, yoğunlaşmış emekten başka bir şey olmayan sermayenin de temel bir eğilimini, en azından sanayi (üretici) sermayesinin bu hedefini oluşturmaktadır. Sermayenin yoğunlaşmış emek olduğu tanımı Marx’ın da tanımıdır ama ondan önce on sekizinci yüzyıl sonundan beri kapitalistler tarafından da genelgeçer bir tanım olarak kullanılmıştır; sermaye sahibi açıksözlülükle, sermayesini, işletmek üzere tüm çalışanlardan, toplumdan ödünç aldığını ve bu nedenle sermaye yönetiminin tüm topluma karşı büyük sorumluluk isteyen bir iş olduğunu pekâlâ ifade edebilir ve birçok yerde de ifade etmiştir. İşçi emeğinin işçiye ödenen ücretten artan kısmının birikimi olan sermayenin topluma ait olması gereği, Marx’a göre bunun bilincine varılmasıyla sermaye ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasını gerekli kılacaktır ve bu nedenle de Marx için devrim üretim araçlarının kamulaştırılması olacaktır.

Bu açıdan Sermaye adlı kitap ekonomi konusunda bir çalışma olmaktan çok, kitabın “Malın Fetiş Karakteri ve Sırrı” bölümünde açıklandığı gibi, toplumsal pratiğin yarattığı bir fetişin deşifre edilmesiyle ve bu fetişin kendi doğası gereği nasıl ortadan kaldırılabileceğiyle, kaldırılması gerektiğiyle ilgilidir; tıpkı doğa dinleri, totemler, animalizmler ve diğer bütün dinlerin Hegel’de yanlış bilincin taşıdığı geçici bir aşama olması ve bunların gerçekliğinin doğru kavranmasıyla kendilerinin de ortadan kalkacakları anlatımında olduğu gibi. Böylelikle Marx, Hegel’in bıraktığı yerden devamla, Hegel’i, yıktığı bütün fetişlerden sonra özgürlüğü özel mülkiyet üzerine kurduğu için bu mücadele içinde esir düştüğü fetişten kurtarmak istemektedir. Marx için devrim, insanın kendi eylemiyle yarattığı bir fetişten, insanın kendi eliyle yarattığı yabancılaşma esaretinden kurtuluşudur.

Sol-Hegelci grubun en parlak kalemi ve Marx’ın da kendisine önder seçtiği düşünür Feuerbach ise insanın duyularının onu belirleyici temel özelliği olduğuna işaret etmiş ama piyasa ekonomisi ve ilişkilerinin sadece görünüşolduğunu ve öz olarak yakalamış olduğu insanî temel özelliği görünüşle ilişkilendiremediği için insanı bütünlüğü içinde açıklamakta yetersiz kalmıştır. Oysa Marx’ın Hegel’den edindiği zihnin işleyişini analiz tekniği, görünüşle özü aynı şeyin iki farklı boyutu ve bunların hareketi olarak kavramaktır. Bu nedenle Sermaye kitabı, Hegel’in anlatım tekniğine uygun olarak görünüşten, yani değişim değerinden, mal mübadelesinde herkesin her günkü pratiğinde görülen görünüşten yola çıkar.

Marx’ta özgürlük özlemi ve düşüncesi insanın kendine yabancılaşmasından kurtuluşu olarak temel bir rol oynamaktadır ama Hegel’in özgürlük fikrini onun kategorileri içinde geliştirmek Marx için yeterli olmamıştır; çünkü Hegel’de bir mutlak olarak özgürlük, tanrısal özelliktedir ve bu şekliyle tanrısal olanın insanda tezahürü ama tezahüründen de öte cisimleşmesi, vücut bulması, yani İsa’nın Tanrı’nın kendisi olması gerçekliğine benzer şekilde kavranışı yeterlidir. İkinci ve daha önemli bir boyutsa insanın yaratıcılığında tanrısallığı ve Tanrı’yı bulmaktır ki, bu yaratıcılık, tipik bir örnek olarak Goethe’nin eserlerinde olduğu gibi, bütün bir on sekizinci yüzyıl sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başındaki edebiyatın ana konularından biridir ve bu anlayışa göre insan yaratıcı olmakla tanrısaldır; yaratıcılık insanın tanrısal olan, Tanrı olan yanıdır. Bu iki özellik özdeşlik felsefesinin temelini oluşturur. Romantik okulda ve özellikle Schelling’de insan, yaratıcı üreticiliğiyle Tanrı’yla ve doğayla bütündür. Bu yaklaşımda Roger Bacon’dan beri gelen çizgiyi görmemek olanaksızdır. Zanaatkârın atölye üretimi ve onun günlük çalışması içindeki deneme-yanılma üzerine kurulu deney tecrübesi ve nihayet yaratıcı dünyevî bir çalışmanın hayatın temelini oluşturması, icatlar çağının ve bunun gereksinimlerinin üretiminde manüfaktür ve sanayide olduğu kadar düşünce dünyasında da egemen olması bu felsefelerin oluşmasında belirleyici rol oynamıştır. Bu yaratıcı üretim, insanın beden ve zihin olarak üretim gücünü tasvir eder ve ancak bağımsız bir tanrısal yalnızlık içinde insan yaratıcıdır –Goethe’nin veciz deyişiyle, Tanrı dünyayı yalnız olduğu için yaratabilmiştir. Oysa Marx için, üretim eylemi içinde insan doğayı değiştirdiği ölçüde kendini de değiştirmekte, kendini yaratmaktadır ve bunu türünün özelliği olarak ancak toplumsal bir ilişki içinde yapmaktadır.

Marx, Hegel’in özgürlük fikrini öz, töz, özne olarak kullanmaz çünkü bunun toplumsal pratikte sadece bir yanılsama olarak yaşandığını bilmektedir. Yanılsamanın temelinde üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, bunun temelinde yatan üreticinin üretim araçlarından zor kullanarak soyutlanması, üretim aracının sahibi olmayan sınıfın yaratılmış olması ve özel mülkiyetin yanında işbölümünün bunun temeli oluşu Marx’ı, gerçeklik yanılsamasından başka bir şey olmayan böyle sınırlı bir özgürlük anlayışının burjuva toplumunun hareket ettirici yasası olmayacağı fikirine götürmüştür. Nitekim bunun sonucu olarak kapitalist burjuva toplumu proletaryayı insanlığından çıkararak köleleştirici, yaratıcı olmayan işgücü hâline getirmektedir. Oysa Hegel, özel mülkiyeti özgürlüğün temeli almakla bu yanılsamayı deşifre edememiştir.

Tarihi İnsanın Özü Üzerinden Anlatmak

İnsanlık geçmişinin tesadüfler yığını olarak birbirinden bağımsız hikâyelerini, birbirine anlamlı ve bir bütünün parçası olarak neden-sonuç ilişkisi içinde denetlenebilir belgelere dayanarak bağlayan gelişmiş anlatım tekniği on dokuzuncu yüzyıldan beri tarih biliminin temel özelliğini oluşturur. Bütünleyici bir anlatıma, büyük anlatıcıya (genellikle de resmî tarih ama büyük anlatıcı olma özelliğini koruduğu oranda resmî tarihin muhalifi olan Marksist tarih anlatımı da dâhil olmak üzere despot baba figürüne göndermeyle her tarih anlatımına verilen adıyla büyük anlatıcıya) karşı çıkılması, böyle bir anlatımın bütün bir toplumu, hatta tüm insanlığı kapsayıcı bir iktidar sorunu olduğu konusu, yirminci yüzyıl başından beri özellikle postmodern yaklaşım içinde, “bütünün yanlış ama parçaların doğru olduğu” iddiasıyla eleştirilmiştir. Hikâyeler, bütünleyici bir anlatım içinde Hegel’de olduğu gibi özgürlük fikrininin evrimine, açımlanmasına, gelişmesine ya da materyalist yaklaşımlarda olduğu gibi üretim fazlasının paylaşımında maddî çıkarlar için toplumsal sınıfların mücadelesi olarak ekonomik temellere bağlanabilir. Tarihsel materyalizm ya da başka bir ifadeyle materyalist tarih teorisi, içinde yaşanılan her dönemin sosyal ve ekonomik ilişkileri ve siyaseti, yani kelimenin tam anlamıyla ezilenlere boyun eğdirme tekniği, insanlığın tüm geçmişini birbiriyle ilişkili anlamlı, hikâyelerin birbirleriyle kanonize tutarlılığı içinde bir bütün ve bu bütünün bağlayıcısı olarak değişik görünüm ve biçimler altındaki hareket ettirici gücü ifade eden teoridir; insanı doğayla ilişkisi ve kendini yaratan insan olarak toplumla ilişkisi üzerinden tanımlar ve tarihi, insanın yaratıcı üretim gücü üzerinden anlatır. Marx Sermaye adlı eserinde proje olarak “modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmak” istemiştir ve incelemesinin merkezi, sanayi sermayesi yani artı-değer üretimidir. Marx bu projede insanlığın tüm geçmişinin hareket yasasını incelememiştir; incelediği şey sermaye egemenliği altında devinen burjuva toplumunun nasıl ortaya çıktığı da değildir ve sermayenin egemenliğinden önceki toplumsal yapıların incelenmesini de konu edinmemiştir. Projesinde ve nihayet yayımladığı kitapta bu ayrımı ne derece ciddiye aldığını, “İlk Sermaye Birikimi Denilen Şey” başlıklı incelemesini Sermaye kitabının ilk cildinin son bölümüne koymuş olmasında görmek mümkündür. Bunun nedeni bu tâlî bölümün, sermayenin niteliğini ve işleyişini açıklayan daha önceki bölümlerle mantıksal bir bağının olmayışıdır. Oysa Sermaye’nin ilk tasarımı olan Grundrisse’de bu tâlî bölüm ilk bölümdür.

Üretilen artı-değerin paylaşım şeklini belirleyen üretim araçlarının gaspı ve işbölümü, toplumun sınıflara ayrışması, farklılaşması ve birinin diğerleri üzerinde egemenlik kurması, modern sanayi toplumunda üretim araçlarının yalnız kapitalist sınıfın özel mülkiyetinde olması, sermayenin işgücünü satın alıştaki mübadelede, yani görünüşteki işleyişin analizinin (değer biçiminin analizinin) doğru yapılması sonucunda mübadeledeki değişim değerinin temelini oluşturan değerin ve bununla birlikte artı-değerin açıklığa kavuşturulmasıyla bu çok özel toplumsal sözleşmenin niteliği ortaya çıkar ve sermayenin şimdiki ve geniş zamanda işleyişi artı-değer birikimi olarak anlatılmış olur. Sermaye ve ücret ilişkisi içinde en modern şekliyle sanayi üretiminde anlatılan bu birikimin hikâyesi, sermayenin egemenliği altında yaşayan insanların tarihidir. Sermaye yoğunlaşmış emek olarak en temel üretim aracı olduğuna göre, bu üretim aracının oluşumu, artışı, sermaye hareketi olarak dolaşım süreci içinde hür piyasa rekabeti, yani hür piyasanın özgürlük ve eşitlikilkesi temelindeki hareketinin anlatımı, bunlar hep sermayenin tarihidir ama hep değişik şekillere girerek artı-değer niteliğinin (özel mülkiyete geçirilerek el konulan değer niteliğinin) aynı kaldığı varyasyonlar olarak değişik hikâyelerle tekrarlanan bir tarihtir. Bu tarih kendisinin ilk ortaya çıkışını da ancak bu varyasyonlardan biri olarak anlatabilir. Üretim aracının özel mülkiyete geçirilişi ve gasp edilişi, sayısız varyasyonlar içinde çok değişik tesadüflerden ibarettir, bu nedenle geniş bir edebiyata sahiptir ve ilk sermaye birikimi denilen şey de işte bu tesadüfleri anlatır, ama bu rastlantısallıkların temelinde işleyen yasa, sermaye-ücret ilişkisinin temelinde sermayeyi artı-değer birikimi olarak oluşturan yasa olarak aynıdır. Sonuç olarak burjuva toplumunun hareket yasası olarak işleyen bu yasa, kapitalizm egemenliğindeki burjuva toplumunun tarihini oluşturur ve insanlık tarihinin anlatımı olarak da yalnızca bu egemenlik süresiyle sınırlıdır.

Materyalist tarih anlatımında insanlar, üretim ilişkisine yabancılaşmış olmanın farklı şekilleriyle kapitalizm öncesinde de yaşamıştır; talan ya da köle işiyle ya da değişik dinler gibi üretim fazlasınının bölüşümü (ya da gaspında) insanların kendi elleriyle yarattıkları kabullerin temelini oluşturan değişik kültür yapılarıyla; ama bunlardan hiçbiri sermayenin egemenliğindeki hür piyasa ekonomisinin artı-değer üreten ücretli iş ilişkisi değildir. Kapitalizmin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin egemenliği olarak insanlığın uzun geçmişi içinde nasıl ortaya çıktığı, toplumların çok farklı yollardan, çok farklı hikâyelerle (tarihlerle) kapitalist topluma, modern burjuva toplumu hukukuna ve üretimine geçişleri sermayenin özündeki niteliğin eses kalarak değişik şekillerdeki görünüşlerinin varyasyonlarının anlatımını ve dolayısıyla bu geçişlerin üretim araçlarının gelişimi ve üretim ilişkilerinin tarihini oluşturur. Kapitalist toplumun oluşmasındaki bu yasallık ve rastlantısallık, Marx için kapitalizmden farklı bir toplum yapısına geçişte de işleyecek olan yasallık ve rastlantısallıktır. Sermayenin toplumun tüm üretim ilişkisini sermaye-ücretli işçi ilişkisine dönüştürüşü, yani 1844 Elyazmaları’nda, Manifesto’da, Siyasal İktisadın Eleştirisine Dair’de, Sermaye’de, kısacası Marx’ın tüm yazdıklarında tekrarladığı gibi sermayenin (burjuva toplumunun) işleyiş yasası gereği sermaye sahibi kapitalistler ve ücret karşılığı çalışmaktan başka çaresi olmayan işçi sınıfı dışında diğer tüm toplumsal sınıf ve zümreleri ortadan kaldırması ne kadar sermayenin yasasına uygunsa sermayenin temeli olan plânsız ve rastlantısal ilişkiler hür piyasasının yapısal özelliği olarak biriken sermayeyi yok edici krizlere girmesi de o derece aynı yasanın gereğidir. Değerle değişim-değeri arasında her gün tekrarlanan sürekli krizin bu en hafif, en az fark edilen mikro dünyası, yoğunlaşmış emeğin, sermayenin yok oluşunda büyük bir felaket olarak yaşanır. Çok küçük mübadeleler içinde günlük milyarlarca mikro kriz nasıl tekrarlanıyorsa, uzun süreli sermaye birikimi ve sermayenin kendi yasası gereği kendini yok edişi de makro krizler olarak yaşanıyordur. Sermayenin kendi hareketinin yasası gereği, burjuva toplumunun varlığının temel işleyiş yasası bu toplum yapısından başka bir toplum yapısına geçişin yasası değildir, anlatılabilecek tarih yalnızca bu çok özel yasanın işleyişinin tarihidir ve tarihsel zorunluluk sadece bu yasayla ilgili, bu yasanın işleyişinin şaşmaz zorunluluğudur. Dolayısıyla kapitalizm, insanlığın bu sistemden çıkarak bambaşka bir toplum yapısı kurabilmesinin, yalnızca böyle bir olasılığın koşullarını yaratmaktadır.

Marx’ın hep tekrarladığı gibi, üretim araçlarının gelişimini sağlayan da engelleyen de kapitalizmdir ve kapitalizmin yalnızca kendi yapısal mantığı içinde geliştirdiği üretim araçlarının gelişimi kapitalizmi (bu çok özel, kapitalizme özel üretim ilişkisini, yani bu ilişkinin somut şekli olan sermayeyi) krize sokan nedendir. Çok sık tekrar edilen üretim araçlarının gelişiminin tarihi ve tarihsel materyalizmin ileri sürdüğü determinizm, yasal zorunluluk, sermayenin bu kendi işleyiş mantığından başka bir şey değildir. Dolayısıyla, sermaye analizini insanlığın tüm geçmişinin anlatımı için bir zorunluluklar silsilesi olarak geçerli sanmak, sadece kapitalizme özgü bir niteliği kapitalizmin olmadığı dünyalara taşımak olur.

Kapitalizmin, sermayenin yapısında ifadesini bulan iç mantığı, kapitalizme geçişte de kapitalizmden çıkışta da bir zorunluluk olarak işlemez, sadece bir geçişin ya da çıkışın olasılığını hazırlayıcı bir koşul olarak işler. Dolayısıyla kapitalizme geçişin de kapitalizmden çıkışın da tarihi, ancak bu sınırlı sermaye egemenliği süreci içinde işleyen yasasının imkân tanıdığı olasılıklar olarak geçerlidir. Bunun anlaşılmasından çıkacak önemli sonuç, yani kapitalizmin başka bir topluma geçişin yalnızca olasılığının koşullarını hazırlıyor olması, Marx’ın kapitalizmden çıkışı tanımlayacağı devrimi ne şekilde düşünmüş olduğunu da gösterir. Marx’a göre insanların dışında onları hareket ettirici tarih adlı herhangi bir özne yoktur. İnsanları yönlendiren, kendi varlığı için insanlara gereksinimi olan bir özne değildir tarih. İnsanlar kendi amaçlarına erişmek için yaptıklarıyla kendilerini değiştirir ve bunu yapmış olmakla anlatılacak bir tarih yaratır. Marx’ın tarihi bu şekilde düşünüşünün en açık ifadesi, basılmak üzere hazırlanmış ancak elyazması olarak kalmış Kutsal Ailebaşlıklı eserdedir:

Tarih hiçbir şey yapmaz, tarihin “devâsâ bir zenginliği yoktur”, tarih “hiçbir mücadele vermez!” Her şeyi yapan, sahip olan ve mücadele eden esasen insandır; nevi şahsına münhasır, amaçlarına ulaşmak isteyen bir kişiymiş gibi insanlara araç olarak gereksinimi olan “tarih” falan değildir, tarih, kendi amacı peşinden giden insanın eyleminden başka bir şey değildir.[1]

Dolayısıyla, tarihsel zorunluluk geçmişten gelen bir gücün emri ve insanların kaçınılmaz kaderi değildir. Eğer proletarya Marx’ın eleştirisini edinebilirse, yapacağı devrimle kendinde olmayış şeklindeki varoluş şeklini, bu tarih öncesini sonlandıracak, insanlık için yeni bir yaşam şekli ve sayfa açacaktır. Böylelikle insanlık tüm bireyleriyle kendine yabancılaşmışlıktan kurtulacak ve sermayenin kamu mülkiyetine geçmesiyle üretim araçları hiç kimsenin ama herkesin mülkiyetinde kamunun, yani komünün yönetiminde olacaktır.

Zihniyet Meselesi Olarak Devrim

Devrimi gerekli kılacak olan şey, piyasa ekonomisinin herkese zarar getirdiğinin kavranması ve bunun alternatifi olarak sermayenin azamî kâr ilkesi dışında yeni karar alma mekanizmalarının işleyebilecek nitelikte olmasıdır. Toplumsal bir mutabakat, pragmatik, günlük hayatın pratiği içinde kendine yaşamı sürdürmek için elde edilecek maddî malzeme, hatta her türlü zihinsel ve duygusal boyut da içinde olmak üzere insanların kendi çıkarlarını karşılamak, zenginleştirerek sürdürebilmek için giriştikleri yaşam pratiği içinde, tıpkı fenomenologların betimlediği, en sofistike formülasyonlara kadar felsefî boyutlar kazandırdığı meşruiyet, geçerlilik kazanan kapitalizmin toplumsal ilişkilerin tüm boyutlarına egemen olması, Marx’ın yaşadığı dönemin tecrübesiyle bildiği, tanıdığı bir şey olmanın ötesinde onun gelecek devrimi, toplumsal ilişkileri temelden değiştirecek şimdikinden farklı bir ilkenin egemen olacağı yeni ve kömünist bir toplumun meşruiyet kazanabilmesi için düşündüğü yoldur. Basit ya da zor kotarılacak bir darbe-i hükümet sanatıyla komünizmin kurulacağını sanan Blanquistler dâhil her türlü girişimi zihinsel, teorik temellere oturmamış, ciddi bir kapitalizm analizinden uzak hiçbir fikir ve siyasî hareketi bu nedenle desteklememiştir. Barikatlarda çatışmanın yabancısı olmamasına rağmen British Library’de iğneyle kuyu kazar gibi kapitalizmin meşruiyet kazandığı zihin dünyasını eleştirmeye hayatını vakfetmesinin, sermayenin temel işleyiş şeklinin içinde yatan çelişkili hareket yasasının bu sisteme kazandırdığı geçerliliği nasıl yitirmek zorunda olduğunu anlatmaya çalışmasının nedeni budur. Bu açıdan, üretim güçlerinin ve bunun tarihsel hareketinin (ki o da ancak bir hikâye, bir anlatımın dinamiği olarak anlaşılabilir) belirleyici oluşunun toplumsal değişim için yeterli olmadığı fikri Marx’ın politik mücadelesinde ifadesini bulur. Politik mücadele sadece siyasal iktidarı ele geçirmek değil, aynı zamanda, hatta siyasal iktidarın da öncesinde ve ötesinde toplumun zihin yapısını değiştirmektir.

Zihniyetin değişimi ve bunun tayin edici olduğu fikri Marx’ın entelektüel çalışmasının temelini oluşturur ve yine burada da Hegel’in öğrencisidir. Kapitalizm, özel mülkiyetin hukukun temelini oluşturması ve bu nedenle toplumsal bir barış için savaş ve talana karşı korunması gerektiği fikri, bunun temelinde bütün insanların kardeş olduğu ve temel haklarının bireyi koruyucu yanı gibi Fransız Devrimi’nin şiarlarını edinmiş olması, barış ve güven içinde (ama millî sınırları dışında savaş ve yağmayla) sermaye birikimini sağlamak gerektiğini ifade eden ve savunan bir zihniyet meselesidir.

Marx kapitalizmden çıkışın devrimini, komünizmi sağlayacak bir devrimi hayaller, ütopyalar ve soyut birtakım sistem tasarımlarından kurtarmak için geliştirdiği eleştirel düşünce ve analizi, kurtarıcı bilinç olarak proletaryanın pratiğiyle birleştirmek istemektedir. Teorinin, maddî bir güç olabilmesi için gerçek dünyanın eleştirisinin dünyanın gerçekliğinden türetilmesi gerektiği gibi, gerçek dünyaya, insanların zihnine onların bilinçlerini değiştirerek ulaşması gerekmektedir. Teoriyi kitleler edinince ya da Marx’ın ifadesiyle “teori kitleleri yakalayınca” maddî güç olacaktır. Teorinin bağlantı kurabileceği kitle proletaryadır. Proletaryanın seçilmesi, Hegelci bir yaklaşımla, onun acılarının insanlığın evrensel acıları olması nedeniyledir. Ancak kendisinin dışındaki diğer tüm insanları da kapsayıcı bu evrensellikte proleter devrimi tüm insanlığın yeniden doğuşudur. Proletarya, içinde bulunduğu insanlığın yok edilmiş durumuyla kendi dışındaki herkesi kapsayan evrensel acı noktası olması nedeniyle, diğer bütün sınıfları, tüm insanlığı kapsayan bir evrenselliğe sahiptir. Diğer bir deyişle, en çok ve saf acı çeken en sefil, en düşkün durumdaki İngiliz işçi sınıfı Marx için en güçlü evrenselleşme potansiyeli gösteren kesimdir. Proletaryanın acısını da kurtuluşunu da evrensel kılan kapsayıcılığın nedeni, Fransız Devrimi’nin hiçbir ayırım yapmadan tüm insanları içine alan bir insanlık fikrini (ki Rönesans’tan beri olgunlaşan bir kavramdır) ve bunun üzerine kurulu insan haklarını politik olarak gündeme getirmiş ve geçerli kılmış olmasıdır.

Devrim mi, Reform mu?

Burjuva toplumunun hareket yasası gereği olarak kapitalizm geliştikçe, sermayenin dünya çapında merkezileşmesi sonucunda sermaye sahipleri de mülksüzleşecek ve zaten üretimde artı-değer olarak biriken emeğin merkezileştirilmesi ve toplumsallaştırılması olarak sermaye, tüm üretim araçlarının özel mülkiyeti olanaksızlaşacaktır. Marx’ın analizine göre kapitalist toplumun kendi doğasının yasası gereği komünizmin doğmasını zorunlu kılmasında dünya proleterlerinin birleşmesi ve bu birlik içinde komünist toplumun insan ilişkilerini geliştirmesi kaçınılmazdır. Kapitalist sömürünün vahşetini sınırlayıcı her türlü reform hareketi ve uygulaması, sermayenin kendisini yok edici eğilimine engel olur[2] ve dolayısıyla devrimi tümden engelleyici olmasa bile geciktiricidir. Alman İşçi Partisi’nin Gotha Programı’nın eleştirisinde Marx, devrimden anladığı şeyin hiçbir reforma tahammülü olmayacak şekilde üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması olduğunu yazar [Gotha Programının Eleştirisi (Kritik des Gothaer Programms)].[3] Marx’a göre devrim, insanın özü üretim gücünü geliştirmek olduğuna göre, bunu engelleyen sınırın ortadan kaldırılmasıdır ve bu sınır kapitalist toplumda üretim araçları üzerindeki özel mülkiyettir.

1875 yılına ait “Gotha Programı”nın eleştirisinde sosyalizm ve komünizmin ne olabileceğine dair ipuçları vardır; Marx’a göre bu programda yazdığı şekliyle “üretim araçlarını toplumun ortak mülkiyetine yükseltmek”, evet, ama programda yazıldığı gibi “ürünü tümüyle paylaştırmak” ve “özgürlüğün başlangıç noktası olarak iş saatlerinin azaltılması” olacak şey değildir. Böyle bir hedef ancak alay konusu olabilir, çünkü sermaye birikimi ancak önemli kamu işlerinde kullanıldıktan sonra kişisel refahı artırmak için paylaştırılabilir, bunun tersi sadece bir tembeller ülkesi ortaya çıkaracaktır. Devrimden sonraki ilk adımda üretimde ve dağıtımda eşitlik yerine “herkesin yeteneğine göre, herkesin emeğine göre” ilkesi hedef olmalıdır, çünkü devrime kadar üretimden elde edilen zenginliğin dağıtımında hiçbir zaman “herkesin emeğine göre” ilkesi geçerli olmamıştır. “Herkesin yeteneğine göre, herkesin ihtiyacına göre” ilkesiyse ancak çok daha sonraki bolluk aşamasında geçerli olabilir ki, bu da herkesi eşitleyen bir hedef değildir.

Çalışmanın, yaratıcı üreticiliğin niteliği hakkında Marx’ın kafasında ütopik sosyalistler gibi, örneğin Charles Fourier’ninki gibi ideal toplumda çalışmanın sadece eğlendirici bir oyun olacağı hayali yoktur. Oyunun ciddiye alındığında her ciddi işten daha ciddi bir şey olduğu fikri (Hegel) bir yana, yaratıcı bir üretim Marx için kendi çalışmasından da tanıdığı gibi son derece yorucu ve insanın kendi kendisini disiplinli bir şekilde baskı altına aldığı bir süreçtir, kendi ifadesiyle “son derece lanet bir ciddiyet ve çok yoğun bir zorlanma”dır.

Ama devrimle birlikte insanlık nihayet iş dünyasının onları köleleştirdiği “zorunluluklar dünyası”ndan, kendine yabancılaşmış, eşyalaşmış, doğaya indirgenmiş bir kendisinde olmayış hâlinden, kendisini yaratmasına imkân olmayan bu “tarih öncesi”nden nihayet “her bireyin kendisinin ve böylece de toplumun tüm üretim gücünü geliştireceği”, böyle bir gelişmeye zaman bulabileceği, kendine yabancı bir çalışmaya zorlanmadığı, kendine ayrılmış bir serbest zaman bulabileceği bir dünyaya geçiştir. Bireyler ancak böyle bir dünyada kendi hayatlarını kendi iradeleriyle, doğru bir bilinçle kurabilir. Üretim araçlarının kamusallaştırılmasıyla kamu çıkarlarının üstünlüğü ve kamu hukuku önceliğinde gereksinimlerin en üst düzeyde sağlanması sınıflar arası bir çıkarlar mücadelesi olmaktan çıkacaktır. Sermayenin sadece azamî kâr ilkesinin yönettiği bir toplum yerine kurulacak böyle bir toplumda bireylerin aralarındaki uyuşmazlıkların çözümü için bulacakları yol, şimdiye kadarki azamî kâr ilkesiyle dayatılan çözümlerden çok farklı olacaktır. En azından Marx’ın ufkundaki toplumsal yabancılaşmadan kurtulmuş insanlar için umduğu budur.

Marx, Paris Komünü’nün amacı olan devletin parçalanması, bürokrasinin ortadan kaldırılması, yasama, yürütme, yargı organlarının, milis gücünün işleyişi vb. dâhil olmak üzere kapitalizmden çıkışın pratiği olarak devrimin örgütlenme şekliyle ilgili çok somut olarak 1871 Paris Komünü üzerine Fransa’da İçsavaş’ta (1871) ve Uluslararası İşçi Birliği(Internationale Arbeiterassoziation) toplantılarına ilettiği notlarda yazmıştır, ama bu önemli konuya burada girmiyorum.

Marx’ın herkes için özgürlüğü en özgür olmayandan bekliyor olması, Hegel’in efendi-kul ilişkisini hatırlatır. Sermayeyle proletarya ilişkisini Marx, Hegel’in varlık (Sein) ile hiçlik (Nichts) ilişkisi gibi işlemektedir. Birbirinin zıddı ama birbirinden bağımsız düşünülemeyecek bu birlik, devinim içinde her ikisinin de olmadığı yeni bir şeye gebedir. Oluşum (Werden) olarak görülen hareketin ürünü her ikisi de olmayan yeni bir şeydir. Marx’ın Hegel’in Mantık’ından aldığı bu motif, on sekizinci yüzyıl sonu ile on dokuzuncu yüzyıl başındaki düşünce dünyasının temel modeli olan biyoloji dünyasından başka bir şey değildir; en genel şekliyle canlılar örneği, zihnin hareketi için geçerli olduğu gibi doğada da aynı şekilde geçerlidir. Sermayenin diğer toplumsal yapı ve sınıflarla olan çelişkisi tâlîdir ve her zaman sermayenin diğerlerini ortadan kaldırışıyla sonuçlanacaktır, ama işçi sınıfıyla olan ilişkisi bunun tersi olarak çelişkiyi sermaye lehine ortadan kaldırıcı nitelikte olamaz. Marx’ın iddiasına göre işçi sınıfı, sermayenin karşı kutbu olarak sermaye var oldukça kalacak ve sermayeyle birlikte, bir “yok”luk, bir “hiç”lik kutbu olarak büyüyecek ve güçlenecektir, ikisi arasındaki çelişkinin niteliği, varlık ve yokluk (hiçlik) ve bu bağlantılı çelişki içinde birlikte ortadan kalkacakları bir oluşumu (Werden) sergilemektedir.

İnsanın yaratıcı üretim yeteneğinin ve gücünün önünü açtığı kadar aynı zamanda da kapatan kapitalizm, insanın yaratıcı özüyle özdeş değildir. Onun gelişimini bilim ve ileri teknolojide olduğu gibi var eden ve proletaryada olduğu gibi yok eden sermaye, bu var edici ve yok edici niteliğiyle kendi zıddını içinde taşıyan özelliğiyle, bir şeyin hem kendi hem de kendisinin zıddının anlatımı olan diyalektikle anlatılabilir. Hegel’in Mantık’ında en soyut şekliyle bir zihin işleyişi olarak anlatılan bu diyalektik, Marx’ta burjuva toplumunun yapısı olarak en somut şekliyle anlatılmıştır.

Devrimin Olabileceği Yer

Toplumsal ilişkileri temelden değiştirecek bir devrim ancak gereksinimlerin en mükemmel şekilde sağlanması, üretim gücünün en üst düzeye gelmiş olması ama bunun yanında mülkiyet ilişkisinin zenginliğin herkesi tatmin edecek şekilde dağıtılamıyor ve üretim güçlerinin daha çok gelişmesinin olanağının yaratılamıyor olmasının sınırına varılmışsa mümkündür. Bu nedenle Marx’ın devrime en yakın gördüğü ülke İngiltere’dir ve belki hemen ondan sonra sanayileşme düzeyinin yüksekliği nedeniyle Almanya’dır. Ama örneğin Rusya’da devrim ummak nafiledir, çünkü Rusya büyük bir tarım ve köylü ülkesidir; modernleşememiştir, kapitalizm yeterince gelişmemiştir, orada burjuvazinin kapitalist ekonomiyle üretebileceği daha çok büyük bir zenginlik vardır, tıpkı diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi. Buna rağmen Marx’ın Sermaye eserinin yayımlanmasından hemen sonra Rus entelijensiyasının Marx’ın kapısını çalmadığı gün geçmemiştir denilse yeridir. Rusya’da çok güçlü bir kapitalistleşme köylülüğü hızla çözmekte, kapitalizmin yarattığı büyük işçi ve işsizler ordusu Rus entelijensiyasının örgütlü başkaldırısına neden olmakta ve Marx bu entelijensiyada devrim için koşul olan proletaryaya devrimci felsefeyi aktarabilecek devrimcileri görmektedir. Rus devrimcisi Vera İvanovna Zasuliç, 1881 yılında Marx’a yazdığı bir mektupta, Rusya’da sosyalist bir toplum yapısına geçmek için bunun öncesinde kapitalizmin Batı Avrupa’daki düzeyde gelişmesini beklemenin gerekli olup olmadığını, Rusya’daki tarım üretiminin köy cemaatleri obşçinaların ortakçı geleneği üzerine kurulabilecek bir yapıyla sosyalizme geçiş yolunun kısaltılıp kısaltılamayacağını sormuştur. Marx’ın bu mektuba cevabı iki açıdan ilginçtir. Birincisi, Marx kapitalist üretim biçiminin, ancak işçinin kendi işgücünün kendi özel mülkiyetinde olması temelinde sermayeyle bir ücretli iş ilişkisine girebildiği ülkeler için geçerli olduğunu, yani Sermaye eserinde yaptığı incelemenin yalnızca Batı Avrupa’da ortaya çıkmış olan bu koşullarda bir özel mülkiyetin (işçinin işgücünün) diğer bir özel mülkiyete (sermayeye) aktarımının incelemesi olduğunu ve kapitalizmden komünizme geçişin yalnızca bu ülkeler için “tarihsel bir kaçınılmazlık” olduğunu yazmıştır. İkinci olarak Marx, Batı Avrupa toplumları dışındaki toplumların yapılarını tanımadığını ama konu hakkında yaptığı özel bir çalışmayla edindiği bilgiye göre Rusya’daki köy cemaatinin Rusya’nın yeniden doğuşunun temeli olabileceğindan emin olduğunu, ancak bunun işleyebilmesi için bu yapıya yabancı yıkıcı güçlerin engellenmesi ve böylelikle obşçinaların doğal gelişimine izin verilmesi gerektiğini yazmıştır. Bu cevaba göre Marx, umduğu devrimin aynısı olmasa bile Rusya’da kapitalizm ötesi bir toplum yapısına geçiş olasılığını düşünmektedir.[4]

Öte yandan Marx, Bakunin’e yönelttiği eleştirilerinde köylülerin kapitalizme karşı çıkışlarının aldatıcı olduğunu ve bu nedenle Bakunin’in “köylü anarşizmi”nin proleter devrimle ilgisi olmadığını savunmuştur. Fransız Devrimi örneğinde olduğu gibi proletarya, kendi kurtuluşunu diğer bütün sınıf ve halk yığınlarının kurtuluşu olarak savunacaktır, bunu bütün bir topluma kabul ettirebilir, tıpkı burjuvazinin hür piyasa ekonomisinin özgürlüğünü herkesin özgürleşmesi olarak savunduğu ve gerçekleştirdiği gibi. Dolayısıyla proletarya köylü sınıfının da kurtuluşunda öncü olabilir, ama kendi kurtuluşunun ilkelerinden taviz vermeden ve bunları herkese kabul ettirerek. Marx’ın Zasuliç’e verdiği cevapta açıkça bir Rus devrimcisini, Rus toplumunun devrime hazır olmadığını ileri sürerek bekletmek istemeyişi vardır ama aynı zamanda sermayenin tüm dünyaya egemen olduğu ve bu egemenliği altında üretim güçlerini geliştirdiği oranda da yok ettiği, tüm insanlığı ücretli işçi olarak en geniş anlamıyla proleterleştirmesi ve nihayet kapitalizmin ne olduğunun işçi sınıfına politik bilinç olarak aktarılmasının giderek daha geniş çapta işliyor olmasıyla sermaye ve üretim araçları üzerinde, çalışanların hepsinin çıkarını temsil edecek kararların egemen olacağı bir toplum yapısına geçişi belki de artık her yerde mümkün olarak görüyor olması da rol oynamıştır. Kapitalizmin her yere egemen olduğu bir dünyada, çalışanlar bu dünyanın herhangi bir yerinde daha fazla beklemeden, üretim araçlarının yönetilmesi ve geliştirilmesi için insanlık tarihinde ilk olarak kendileri hakkında kendilerinin karar verebildikleri bir olanak yaratabilirler.

İkincisi, geçiş şeklinin önemi de yoktur, savaşla, sertlikle ya da yumuşak şekilde, hepsi olabilir, bunlar tesadüfîdir ve belirleyici değildir, tıpkı kapitalizme geçişin çok farklı olabildiği gibi. Yaratıcı üretkenlik, bir Rönesans insanının sanat ya da bilim ya da teknikle uğraşı olarak kendine yabancılaşmamışlığı ilke olarak belirlendikten sonra, yani yabancılaşma olmadıktan sonra bunun ne şekilde toplumsal bir kabul içinde işleyeceği sorusunun cevabı önemsizdir; çünkü burada, tıpkı kapitalizmdeki çalışma ve üretim koşullarının sayısız farklılığı gibi sayısız işleyiş şekilleri gerçekleşebilir. Karar verme araçlarının ve süreçlerinin nasıl işleyeceği ve toplumsal kabul göreceği Marx’ın incelemesinin dışında kalmıştır. Marx, insanların kendilerini kendinde olmayıştan kurtardıktan sonra doğayla ve toplumsal ilişkilerinde karşılaşılacak sorunların insanın kendisini baskılamasından uzak, özgürlük içinde çözüleceğinden emindir. Kabul görmemesi gereken tek şey, insanın kendi olmayı yitirdiği bir yabancılaşma içinde olmasıdır. Bu düşüncede Rönesans insanı kadar, Kant’ın insanın birey olarak kendinde olması gerektiği ilkesi de vardır –önemli olan bir özgürlük yanılsaması olan kapitalist hür piyasa “özgürlüğü”nden kurtuluştur. Bunun deşifre edilmesi Marx’ın kendi eylemi, bunun genelgeçer kabul görmesi toplumsal bir pratiğin diğer bütün pratikleri (kapitalizmin kendisini kabul ettirişi gibi) sürekli olarak tartışıp elemesiyle mümkündür; tıpkı Manifesto’da kapitalizmin kendisini haklı olarak özgürleştirici bir pratik olarak kabul ettirişinin anlatıldığı gibi.

Bu düşüncelerin devamı olarak, “Marx 1917 Rus Devrimi’ni destekler miydi?” sorusu sorulabilir. Sorunun cevabı hem “hayır” hem “evet”tir. “Hayır”, çünkü Marx üretim güçlerinin toplumsal ilişkiyi kıracak güçte gelişmemesi hâlinde asla proletarya öncülüğünde toplumsal bir dönüşümün olamayacağını ve bu nedenle de devrim koşullarının ancak İngiltere’de ve belki biraz da Almanya’da hazır olduğunu düşünüyordu. Üstelik daha da önemli bir endişe, umduğu proleter devrimi için büyük bir tehlike içeriyordu: Üretim güçlerinin kapitalist sistem içinde gelişmesi tamamlanmadan proletaryanın iktidara gelmesi komünizme engel olacaktı. Alman İdeoloji’sinde bu tehlikeye dikkat çekmişti:

Bu “yabancılaşma”, felsefecinin de anlayabilmesi için, tabii ancak iki pratik koşul altında ortadan kaldırılabilir. Bunun “tahammül edilemez” bir güç, devrimle karşı çıkılacak bir güç hâline gelebilmesi için insanları tamamen “mülksüz” hâle getirmiş ve aynı zamanda zengin ve kültürlü bir dünyayla çelişki içinde olması gerekir, ki bu son ikisi için koşul, üretim gücünün çok yüksek düzeye çıkmış, gelişiminin üst dereceye varmış olmasıdır –ve öte yandan şu nedenle de üretim güçlerinin bu gelişimi (ki bununla insanların yereldeki varlıkları içinde bulunan empirik[5] varoluşları yerine dünya tarihi olarak olmuş olmaları) mutlaka zorunlu olan pratik koşuldur; zira bu olmadan yalnızca mahrumiyet genelleştirilmiş olur, yani fakr-u zaruret içinde en elzem olan için yeniden kavga başlar ve bütün o eski pislik[6] yeniden ortaya çıkmak zorunda kalır; çünkü ayrıca ancak üretim güçlerinin bu evrensel gelişmişliğiyle insanların evrensel bir ulaşımı[7] sağlanmış ve bu nedenle bir yandan “mülksüz” kitle fenomeni tüm halklar için aynı zamanda ortaya çıkmış (genel rekabet), her birini bir diğerinin geçirdiği güçlü değişimlere bağımlı kılacak ve insanların yereldeki varlıkları yerine nihayet empirik evrensellikte ve dünya tarihi hâline gelmiş bireyler koymuş olur. Bu olmadan 1. komünizm sadece bir yerellik olarak var olabilir, 2. ulaşımın güçleri bile evrensel olarak, bu nedenle de o tahammül edilemez güçleri geliştiremez, kendi memleketinde bâtıl itikat “koşulları” içinde kalır ve 3. ulaşımın her gelişimi yerel komünizmi ortadan kaldıracak olurdu. Komünizm empirik olarak, üretim gücünün evrensel gelişmişliğinin ve buna bağlı olarak dünya ulaşımının varlığının koşuluyla ancak egemen halkların yapacağı iş olarak “bir anda” ve “aynı anda” mümkündür [Alman İdeolojisi (Die deutsche Ideologie)].[8]

“Evet”, çünkü Marx 1917 Rus Devrimi’nde, Paris Komünü günlerinde olduğu gibi proletaryanın iktidara gelişini ve bu iktidarda sınıfsız topluma geçilmesini, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasını, işbölümünün kaldırılmasını program olarak uygulamaya sokmak isteyen bir politik iradeyi görecekti. Üstelik 1917 Rus Devrimi kapitalizmin üretim gücünün en gelişmiş olduğu bir dönemde sermayenin kendisini ve insanları en geniş çapta yok etmeye giriştiği Dünya Savaşı içinde ve üstelik bu savaşın 1914-1945 süresi içinde geçici olarak da olsa durdurulmasına neden olmuş ve dünyaya kapitalizmi aşacak bir alternatif sunmuştur.

[1] MEW 2, s. 98.

[2] MEW 23, ss. 284-6.

[3] MEW 19, s. 18.

[4] MEW 19, ss. 242-3.

[5] “Empirik” sözcüğünün buradaki anlamı, “gözle görülür”, “elle tutulur”dur.

[6] Almanca metinde “Scheiße” yani “bok” yazıyor.

[7] “Ulaşım” sözcüğünü Marx, her türlü irtibat, bağlantı, anlamında kullanıyor; özellikle o dönemde sermayenin işgücü gereksinimi olarak işçilerin kolay ve hızlı yer değiştirmelerine yarayan demiryolu ulaşımı aynı zamanda işçilerin birbirleriyle bağlantı ve iletişimini de sağlıyor.

[8] MEW 3, ss. 34-5.